Ben çocukken benimle birlikte çocuk
olan herkes bilir, eskiden arabalar durmadan şarampolden yuvarlanırdı. Belki
araba lastiklerinin yol tutuşu şimdiki kadar iyi değildi ya da arabalar
yeterince sağlamlaşmamıştı henüz. Belki de devlet, şimdilerde olduğu gibi her
yere şaheser değerinde yollar yapmıyordu. Sebebi her ne olursa olsun, arabalar şarampolden
yuvarlanır, insanlar ölür dururdu. Akşam haberlerinde görürdük bunları. Belki
de o zamanlar televizyonda görebileceğiniz en kötü şeylerden biriydi. Sonra
sonra arabalar şarampolden yuvarlanma aktivitelerini seyrekleştirdi ya da belki
onlar yuvarlanmaya devam etti ama dünya, bu haberlerin değerini düşürecek kadar
kötü haberler duymaya başladığımız kötü bir yer haline geldi. Belki de sadece
bana öyle geldi…
İşte şarampolden yuvarlanarak ölme
korkum, o yıllarda başladı. Çok gece şarampolden
yuvarlandığım kabuslardan yataktan fırlayarak uyandığım oldu. Ne
zaman öyle bir yoldan geçsek, yaptığım kötü şeyler için af diler, en
azından tek parça gömülebilmek için dua etmeye başlardım. Alın size
çocuklarınıza televizyon izletmemek için bir sebep.
Sonra bir gün, bir yaz günü, hep
birlikte tatile gitmek için yola çıktık ve bana dünyanın çevresi kadar uzun
gelen şarampollü yollardan geçip, kıyısında kumdan tipsiz kuleler yapmaya,
İstanbul’a dönene kadar çirkin olduğunu anlamadığım taşları toplamaya
bayıldığım masmavi denize geldik. Hiç bitmesini istemediğim (hele o şarampollü
yollardan tekrar geçeceğimizi düşündükçe) bir tatil başladı.
Ne güzeldi her şey. Babam bana yüzmeyi öğretecekti. Simit, kolluk kullanmadan yüzebilecek yaşa gelmiştim
artık. Onun gibi yüzebilecektim ben de. Babam balık gibi yüzerdi.
Kıyıdan bakınca nokta kadar görünecek uzaklığa gider, sonra yunus gibi bir
görünüp bir kaybolarak kıyıya gelirdi.
"Suya bırak kendini kızım.
Bıraksana kızım. Yok simit yok! Sen demedin mi yüzmeyi öğrenmek istiyorum diye?
Bacaklarını çırp. Hadi kızım aaaaa! Tamam, hadi git kıyıda oyna. Sonra devam
ederiz."
İşte... Babam bu kadar uğraşırdı zaten.
Gidip kıyıda oynamaya başladım. Küsmüştüm. Küsmüş çocukların yaptığı gibi
çömelmiş oturuyordum.
Kafamı yere eğmiş, dalgaların önümden götürdüğü bence dünyadaki en güzel şey olan taşlara bakıyordum.
Kafamı yere eğmiş, dalgaların önümden götürdüğü bence dünyadaki en güzel şey olan taşlara bakıyordum.
Sonra birden havaya uçtum. Dalgaların beni uçuramayacağı kadar yukarıdaydım. Dünyaya daha önce hiç bakmadığım kadar yukarıdan bakıyordum. Bence çok uzun olan babamdan bile daha yukarıda bir yerdeydim. Çünkü babam beni kollarımın altından tutup omzuna almıştı. Ne eğlenceli. Aşağıda deniz var. Ben yukarıdayım. Babam bana yüzmeyi öğretecek.
“Hoooop! Hadi bakalım…”
Çok ses var. Hiç ses yok. Çok
karanlık. Çok tuzlu. Ağzımı açıyorum, boğuluyorum. Ağzımı kapıyorum, tuzlu su
yutuyorum. Bence dalgıçların bile inmemesi gerektiği kadar derindeyim. Babama
göre bir karış suydu beni attığı. Hem ne demişler “Denize düşmeden yüzme
öğrenilmez.”
Çok mu korkmuştum, kalbim mi
kırılmıştı, babama güvenini mi yitirmiştim… Nasıl tanımlanır o his bilmiyorum.
O tatilin geri kalanını kıyıda çömelip taş toplayarak, kumdan yamuk yumuk
kaleler yaparak geçirdim. Dönüş yolunda o çok sevdiğim denizden uzaklaşmak beni
üzmemiş, şarampollü yollardan geçeceğimiz için karnıma ağrılar girmemişti.
Denizin dibindeki bence 3 saat süren, babama göre birkaç saniyenin bana verdiği
korku, şarampol korkumu döverdi.
Şarampollü yollardan geçerken artık
dikkate alınmayacak kadar az korku hissediyordum. İşte, ben şarampolden
yuvarlanarak ölme korkumu böyle yendim. Yerine başka bir korku koyarak:
boğularak ölme korkusu.