23 Aralık 2015 Çarşamba
uzaktan bile uzak bir yer
yolda yürüyen koreli bir kadın yerde oturan bir dilenciye rastladı ve dilenci epey dilenince durup "param yok ama akapunkturla seni iyileştirebilirim." dedi. böylece adamın kesik dizlerinden yeni ayaklar çıktı ve adam hiç kesilmemiş gibi oldu. artık işsiz kalmıştı ama isterse yürüyebilirdi. yine de nereye yürüyeceğini uzun zamandır düşünmediği için aklına bir şey gelmedi. bunun yerine bisiklete bindi ve oradan, uzaklaştığı yerden ve uzaktaki başka bir yerden uzaklaşarak şu an bilmediğimiz bir yere gitti.
21 Ağustos 2015 Cuma
üzücü bir hikaye...
Yatalak annesiyle bir başına yaşayan adam, tuvelete girdi ve tam işi bittiği anda tuvalet kağıdının bittiğini farketti.
4 Temmuz 2015 Cumartesi
kabak dolması
genç sayılamayacak yönetmenin 8 kişinin izlediği ve anlamak için mücadele etmek
gereken ilk filminde pelin, hazin bir trafik kazasında ailesini kaybetmiştir.
ardından erkek arkadaşı pelin'i terketmiş, kısa bir süre sonra
ise kanserden öldüğü haberi gelmiştir. tanıdığı diğer herkesi de üst üste aşırı hazin şekillerde kaybeden pelin, nihayet ailesinin sağ kalan tek ferdi halasının yanında huzursuz ve anlamını yitirmiş bir hayat yaşamaya başlamıştır. içi oyulup boşaltılmıştır sanki. fedakar fakat düz bir karakter olan halası mutfakta kabak dolması yaparken pelin, desenli naylon örtülü masada sessizce oturuyordur. halanın kabak oyma sahnesini uzun uzun izleriz. işte yönetmen tam da burada pelin'in ruh halini bize aşırı üstü kapalı anlatır. pelin'in de içi o kabaklar kadar boştur...
ise kanserden öldüğü haberi gelmiştir. tanıdığı diğer herkesi de üst üste aşırı hazin şekillerde kaybeden pelin, nihayet ailesinin sağ kalan tek ferdi halasının yanında huzursuz ve anlamını yitirmiş bir hayat yaşamaya başlamıştır. içi oyulup boşaltılmıştır sanki. fedakar fakat düz bir karakter olan halası mutfakta kabak dolması yaparken pelin, desenli naylon örtülü masada sessizce oturuyordur. halanın kabak oyma sahnesini uzun uzun izleriz. işte yönetmen tam da burada pelin'in ruh halini bize aşırı üstü kapalı anlatır. pelin'in de içi o kabaklar kadar boştur...
24 Haziran 2015 Çarşamba
Şarampolden yuvarlanarak ölme korkumu nasıl yendim?
Ben çocukken benimle birlikte çocuk
olan herkes bilir, eskiden arabalar durmadan şarampolden yuvarlanırdı. Belki
araba lastiklerinin yol tutuşu şimdiki kadar iyi değildi ya da arabalar
yeterince sağlamlaşmamıştı henüz. Belki de devlet, şimdilerde olduğu gibi her
yere şaheser değerinde yollar yapmıyordu. Sebebi her ne olursa olsun, arabalar şarampolden
yuvarlanır, insanlar ölür dururdu. Akşam haberlerinde görürdük bunları. Belki
de o zamanlar televizyonda görebileceğiniz en kötü şeylerden biriydi. Sonra
sonra arabalar şarampolden yuvarlanma aktivitelerini seyrekleştirdi ya da belki
onlar yuvarlanmaya devam etti ama dünya, bu haberlerin değerini düşürecek kadar
kötü haberler duymaya başladığımız kötü bir yer haline geldi. Belki de sadece
bana öyle geldi…
İşte şarampolden yuvarlanarak ölme
korkum, o yıllarda başladı. Çok gece şarampolden
yuvarlandığım kabuslardan yataktan fırlayarak uyandığım oldu. Ne
zaman öyle bir yoldan geçsek, yaptığım kötü şeyler için af diler, en
azından tek parça gömülebilmek için dua etmeye başlardım. Alın size
çocuklarınıza televizyon izletmemek için bir sebep.
Sonra bir gün, bir yaz günü, hep
birlikte tatile gitmek için yola çıktık ve bana dünyanın çevresi kadar uzun
gelen şarampollü yollardan geçip, kıyısında kumdan tipsiz kuleler yapmaya,
İstanbul’a dönene kadar çirkin olduğunu anlamadığım taşları toplamaya
bayıldığım masmavi denize geldik. Hiç bitmesini istemediğim (hele o şarampollü
yollardan tekrar geçeceğimizi düşündükçe) bir tatil başladı.
Ne güzeldi her şey. Babam bana yüzmeyi öğretecekti. Simit, kolluk kullanmadan yüzebilecek yaşa gelmiştim
artık. Onun gibi yüzebilecektim ben de. Babam balık gibi yüzerdi.
Kıyıdan bakınca nokta kadar görünecek uzaklığa gider, sonra yunus gibi bir
görünüp bir kaybolarak kıyıya gelirdi.
"Suya bırak kendini kızım.
Bıraksana kızım. Yok simit yok! Sen demedin mi yüzmeyi öğrenmek istiyorum diye?
Bacaklarını çırp. Hadi kızım aaaaa! Tamam, hadi git kıyıda oyna. Sonra devam
ederiz."
İşte... Babam bu kadar uğraşırdı zaten.
Gidip kıyıda oynamaya başladım. Küsmüştüm. Küsmüş çocukların yaptığı gibi
çömelmiş oturuyordum.
Kafamı yere eğmiş, dalgaların önümden götürdüğü bence dünyadaki en güzel şey olan taşlara bakıyordum.
Kafamı yere eğmiş, dalgaların önümden götürdüğü bence dünyadaki en güzel şey olan taşlara bakıyordum.
Sonra birden havaya uçtum. Dalgaların beni uçuramayacağı kadar yukarıdaydım. Dünyaya daha önce hiç bakmadığım kadar yukarıdan bakıyordum. Bence çok uzun olan babamdan bile daha yukarıda bir yerdeydim. Çünkü babam beni kollarımın altından tutup omzuna almıştı. Ne eğlenceli. Aşağıda deniz var. Ben yukarıdayım. Babam bana yüzmeyi öğretecek.
“Hoooop! Hadi bakalım…”
Çok ses var. Hiç ses yok. Çok
karanlık. Çok tuzlu. Ağzımı açıyorum, boğuluyorum. Ağzımı kapıyorum, tuzlu su
yutuyorum. Bence dalgıçların bile inmemesi gerektiği kadar derindeyim. Babama
göre bir karış suydu beni attığı. Hem ne demişler “Denize düşmeden yüzme
öğrenilmez.”
Çok mu korkmuştum, kalbim mi
kırılmıştı, babama güvenini mi yitirmiştim… Nasıl tanımlanır o his bilmiyorum.
O tatilin geri kalanını kıyıda çömelip taş toplayarak, kumdan yamuk yumuk
kaleler yaparak geçirdim. Dönüş yolunda o çok sevdiğim denizden uzaklaşmak beni
üzmemiş, şarampollü yollardan geçeceğimiz için karnıma ağrılar girmemişti.
Denizin dibindeki bence 3 saat süren, babama göre birkaç saniyenin bana verdiği
korku, şarampol korkumu döverdi.
Şarampollü yollardan geçerken artık
dikkate alınmayacak kadar az korku hissediyordum. İşte, ben şarampolden
yuvarlanarak ölme korkumu böyle yendim. Yerine başka bir korku koyarak:
boğularak ölme korkusu.
26 Ocak 2015 Pazartesi
bir tesadüf bir rüya ve sana margarin üzerine
Kısık gözleri ve sivri sarı saçlarıyla Ayşe Arman. Yanında Saba Tümer. Ayşe, Özgür Mumcu'yu stüdyoya getiriyor kolundan tutup. Biricik Uğur Mumcu'nun oğluşu Özgür diyor. Yanaklarını sıkıyor. Saba saçlarını karıştırıyor Özgür'ün. O sırada Özgür şimdiki yaşında ve ne olduğunu benim kadar anlamamış bakıyor kameraya doğru. Ben izliyorum. Televizyondan. Sanki bana soruyor. Cevap versem duyar belki. Rüya sonuçta ama verecek cevabı nereden bulayım.
Babanı çok özlüyor musun diye soruyor Ayşe Arman. Ağlayacak bilmesen. Sonra ne oluyorsa reklamdan sonra Saba kahkaha atınca ağzı öyle büyük açılıyor ki ilk defa farkediyoruz ya da sadece ben belki, ağzında dişlerinden oyulmuş koca bir şehir var. Rio de Janerio gibi diyorum. Halbuki hiç gitmedim. Neden benzetiyorum ki? Ayşe soruyor sonra Özgür'e,Rio de Janerio'yu İstanbul'a çok benzetirler Özgür. Sen de benzetiyor musun? Özgür şokunu atlatmış sanki. Ya da sanki her şey normal gibi yapınca uyanırım sanıyor belki. Bazen, diyor. "Bizde öyle karnavallar filan yok da tabii."
O sırada Uğur Dündar'la Ali Kırca giriyorlar stüdyoya. Uğur Dündar'ın ayaklarında galoş var. Saba kahkaha atıyor onları görünce. O kadar çok gülüyor ki sonunda sandalyeden arkaya doğru düşüyor. Bir daha görmüyoruz Saba'yı. Özgür izinlerini isteyip çıkıyor. Rio'ya uçağım var diyor.
Ali'yle Uğur stüdyoda bir şey arar gibi dolaşıyorlar. Ayşe onlara bakıyor. Yayındayız kaygısı yok hiçbirinin. Ali diyor ki "Burası benim eski stüdyomdu, çok uğurlu bir kalemim vardı, onu arıyorum." Uğur kalemin kendisinin olduğunu söylüyor. Ali'ye ödünç vermiş ama Ali kaleme çökmüş. Makyöz araya girip hepsinin makyajını tazeliyor. Ayşe bir dahaki programa ikisini de davet ediyor, kalemi bulup gerçek sahibini de halk oylamasıyla belirleyeceğine söz veriyor. Tamam diyorlar. Hidayet'i görünce ikisi de çıkıyor stüdyodan.
Ali Kırca ben sana küsüm diyor Hidayet'e. Sonra Hidayet ne diyorsa pek anlamıyor Ali. Öyle bakıyor. Kerem Tunçeri ve Faruk K'yı da davet ediyor Ayşe. Faruk K hemen şarkı söylemeye başlıyor. Fransızca. Bu sene Eurovision'a ben katılayım diyor ama stüdyo margarin gibi erimeye başlayınca Ayşe, Saba'yı arıyor gözleriyle.
Hidayet tavanı eliyle tutuyor düşmesin diye. Diğerleri acele etmeden çıkıyorlar. Program kapanıyor. Ekran boş kalmasın diye hemen Telatabis'i sokuyorlar yayına. Onların da veda vakti geliyor tabii bir noktada. Rüya önce ikiye sonra dörde sonra sekize derken 7 kat katlanıyor. 8. kat olmaz mı diye soruyor yayın yönetmeni. Pres makinesi geliyor, bir kat daha katlıyor. O zaman iyice küçülmüş oluyor. Adam cebine koyuyor katlanan yayını, eve gidiyor karanlıkta yürüyüp.
Babanı çok özlüyor musun diye soruyor Ayşe Arman. Ağlayacak bilmesen. Sonra ne oluyorsa reklamdan sonra Saba kahkaha atınca ağzı öyle büyük açılıyor ki ilk defa farkediyoruz ya da sadece ben belki, ağzında dişlerinden oyulmuş koca bir şehir var. Rio de Janerio gibi diyorum. Halbuki hiç gitmedim. Neden benzetiyorum ki? Ayşe soruyor sonra Özgür'e,Rio de Janerio'yu İstanbul'a çok benzetirler Özgür. Sen de benzetiyor musun? Özgür şokunu atlatmış sanki. Ya da sanki her şey normal gibi yapınca uyanırım sanıyor belki. Bazen, diyor. "Bizde öyle karnavallar filan yok da tabii."
O sırada Uğur Dündar'la Ali Kırca giriyorlar stüdyoya. Uğur Dündar'ın ayaklarında galoş var. Saba kahkaha atıyor onları görünce. O kadar çok gülüyor ki sonunda sandalyeden arkaya doğru düşüyor. Bir daha görmüyoruz Saba'yı. Özgür izinlerini isteyip çıkıyor. Rio'ya uçağım var diyor.
Ali'yle Uğur stüdyoda bir şey arar gibi dolaşıyorlar. Ayşe onlara bakıyor. Yayındayız kaygısı yok hiçbirinin. Ali diyor ki "Burası benim eski stüdyomdu, çok uğurlu bir kalemim vardı, onu arıyorum." Uğur kalemin kendisinin olduğunu söylüyor. Ali'ye ödünç vermiş ama Ali kaleme çökmüş. Makyöz araya girip hepsinin makyajını tazeliyor. Ayşe bir dahaki programa ikisini de davet ediyor, kalemi bulup gerçek sahibini de halk oylamasıyla belirleyeceğine söz veriyor. Tamam diyorlar. Hidayet'i görünce ikisi de çıkıyor stüdyodan.
Ali Kırca ben sana küsüm diyor Hidayet'e. Sonra Hidayet ne diyorsa pek anlamıyor Ali. Öyle bakıyor. Kerem Tunçeri ve Faruk K'yı da davet ediyor Ayşe. Faruk K hemen şarkı söylemeye başlıyor. Fransızca. Bu sene Eurovision'a ben katılayım diyor ama stüdyo margarin gibi erimeye başlayınca Ayşe, Saba'yı arıyor gözleriyle.
Hidayet tavanı eliyle tutuyor düşmesin diye. Diğerleri acele etmeden çıkıyorlar. Program kapanıyor. Ekran boş kalmasın diye hemen Telatabis'i sokuyorlar yayına. Onların da veda vakti geliyor tabii bir noktada. Rüya önce ikiye sonra dörde sonra sekize derken 7 kat katlanıyor. 8. kat olmaz mı diye soruyor yayın yönetmeni. Pres makinesi geliyor, bir kat daha katlıyor. O zaman iyice küçülmüş oluyor. Adam cebine koyuyor katlanan yayını, eve gidiyor karanlıkta yürüyüp.
12 Ocak 2015 Pazartesi
(müfredattan) çıkarılması gereken hayat dersleri
bir çocuk var. adı hazan. çok derinlikli görünüyor isminden.
ama çocuğun kafası çok şey basmıyor öyle.
yani dersleri filan. ne bileyim. pek çalışkan değil ama kimse de
dememiş ki veli toplantısında "çocuğunuz zeki ama çalışmıyor..." filan.
çocuk kabız olunca tabii tuvalette çok duruyor.
bir gün burada saatlerce içini dökmeyi beklerken
"diş macunu ambalajı okumaktan daha iyi bir şey yapabilirim herhalde" diye düşünüyor.
diş macunu ambalajı okurken.
sonra kitaplar alıyor.
bunları tuvalette okumaya başlıyor.
sonra babası bir gün dövüyor çocuğu.
nedense.
matematik kitabı al diyor.
onu oku.
coğrafya da olur.
veya tarih.
çocuk tuvalette onları okuyor.
çok çalışıyor.
hatta tuvaleti çocuğun çalışma odası yapıyorlar.
sırf çocuk okusun da adam olsun.
bu aileler de amma fedakar oluyor...
evde başka tuvalet olmayınca tabii ne yapsınlar,
eve bir seyyar tuvalet alıyorlar.
boktan sebeplerle...
çocuk okuyup adam oluyor.
sonunda.
son.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)