28 Kasım 2011 Pazartesi

Bazı sorunlar var


28 yaşındayım. 28 Şubat 1983’te doğdum. Şuurumu biraz geç kazandım. Aslında hala emin değilim kazandığımdan. Çünkü bazen akla zarar işler yapabiliyorum. Genel olarak şansızım. Özel olarak kötü şanslıyım.

İşsizim. Küçükken ressam olmak istediğimi söylüyordum. Ama çok özel bir çizimim görülmedi şu ana dek. Ben de görmedim. Ressam olma düşüncesine nereden kapıldığıma dair bir fikrim yok. Dediğim gibi şuurum biraz geç açıldı.

Kılıçla bir elmayı ikiye bölebilirim şayet elma, bir kesme tahtasının üzerinde duruyorsa.

15 dakika boyunca aralıksız yürüyebilirim.

Hakkında hiçbir fikrim olmadığı halde bir konu hakkında yaklaşık olarak 2 saat konuşabilirim. Azami 1 buçuk saat.

“Demir sanayi ülkemizde son derece gelişmiş olup, 1963’ten itibaren dış ticarete dönüşmüştür.
Demircilik, ülkemizde çok eskilerden beri yapılmaktadır. Demir, çok özel bir maddedir ve çok değerlidir. Ülkemizde bu maddenin bulunuyor olması bizi çok şanslı kılar. Örneğin Maya’lar demiri bilmedikleri için nanayı yemişlerdir.”

Başbakan, Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı veya İstanbul Valisi’ne yöneltilen tüm sorulara cevap verebilirim.

“Evet, bu konuyla yetkili arkadaşlar ilgileniyorlar, biz de en kısa zamanda neticeyi almak istiyoruz. Zaten alır almaz size yetiştireceğiz. Zira kurumumuzda ispiyonculuk ve laf yetiştirmecilik esastır. Çalışanlarımızı bilhassa çocukken annesinin telefon konuşmalarını ve komşu dedikodularını dinleyip, daha sonra en söylenmemesi gereken kişiye topladığı enformasyonları aktaran iyi eğitim almış kişilerden seçtik”


“Yetenek Sizsiniz Türkiye” ve “O Ses Türkiye” yarışmalarında jürilik yapabilirim.
“Ben, hayır diyorum!”
“Beni çok etkilemedi açıkçası.”
“Evet diyorum! 3evetle yolluyoruz seni.”
“2 hayır var, ben evet diyorum ama senin için bir şey değişmiyor.”

“Niye dönmedim bilmiyorum yani sesin beni pek heyecanlandırmadı.”
“Bu tarz bir sese ihtiyacım yok.”
“Beni seçmelisin çünkü ben gruptaki en özel kişiyim ve sana çok iyi eğitim veririm.”

Bu ve buna benzer herhangi bir bilgi, dayanak, kaynak veya temel olmaksızın, tamamen atmaya ve tutmaya yönelik tüm çalışmaları başarıyla gerçekleştirebileceğime inanıyorum.


Bunlar dışında köşe yazıları yazabilirim çok sansasyonel.
“Hitler, Ben aslında Yahudileri çok seviyorum. Hatta ben kendim bir Yahudiyim, dedi mi?”


Görüşümü çok hızlı bir şekilde değiştirebilirim. Sağdan sola, soldan sağa çok hızlı geçişlerle insanların kafasını karıştırıp, ilgiyi bir anda üzerime çekebilirim.

“Ben başbakanı çok seviyorum çünkü…”

“Başbakanın Allah tepesinden baksın!”

İkna kabiliyetim çok gelişmiştir. Herkesi her konuda ikna edebilirim. Bu yeteneğimi yaptığım onlarca iş görüşmesinden kazandım.

“Seni neden işe alalım?” sorusuna verebileceğim birçok alternatif cevap var.

1 Çünkü ben işinizi görürüm.

2 Çünkü ben denemeye değerim.

3 Çünkü siz, buna değersiniz.

4 Benden daha iyisini bulamazsınız.

5 Ben neden sizinle çalışayım? (Bu çok favori bir cevabımdır çünkü bu cevabı verdiğim hiçbir işveren bana iş vermedi. Nedeni ise benim ne kadar kalifiye bir eleman olduğumu anlamaları ve işyerinde bana uygun bir pozisyonlarının bulunmuyor olması. Takdir edersiniz ki genel müdürü koltuğundan etmek istemem.)

Arkadaşlarım beni çok sever ve saygı duyar. Bu yüzden yaptıkları çok büyük organizasyonlar dışında beni çağırmazlar. Tenezzül etmeyeceğimi onlar da bilirler çünkü. Bu büyük organizasyonlarda da pek kimse ilişmez yanıma çünkü hep çok cool bir tavrım vardır.


Yabancı dilim… Pardon dillerim İngilizce, Fransızca ve Almanca yani 3 anadil. Diğer dilleri öğrenmeyi çok gereksiz buluyorum. Yoksa istesem 9 veya 10 dilim de olabilirdi. Fransızca ve Almanca örnekler vermek istemem çünkü anlayacağınızı pek sanmıyorum. Sizin anlayabileceğiniz oranda İngilizcemi göstermek gerekirse 

“Hi, how are you? Have you cam?”
Turistlerle genelde bu şekilde iletişim kurarım. Dünyanın farklı yerlerinde birçok turist arkadaşım var. Yani aynı zamanda international bir insanım.
Size şu an anlatabileceklerim bu kadar. 

petek dinçöz'le dinç kal!


Merabaaaaaaaaaaa ben PETEK! Arım balım peteğim diye bir programım var. Onu izleyerek beni daha yakından tanıyabilirsiniz! Ama burada kendim hakkında kısa bir yazı yazmamı istemişsiniz. Hay hay efendimmm..

Öncelikle İzmirliyim. Ve tam bir İzmir kızına yakışır biçimde güzelimmm. Eh biraz daha fazla diyebiliriz hemşerilerim alınmasın :p şaka şaka.

Bir bayana yaşı sorulmaz o yüzden bu bilgi çok şartsa hakkımda yazılan bir çoook sayfadan, internetten öğrenebilirsiniz.

Şu ana dek bir çok işler yaptım. Her şeyden önce ben bir mankenim. Şov dünyasına ilk adımımı böyle attım. Ama kendimi çok geliştirdiğime ve mankenlik dışında da birçok yeteneğe sahip olduğumu düşünüyorum. Zaten bunu kanıtladığımıda düşünüyorum. 

Oyuncu olarak rol aldığım diziler var. Müzik te yaptım. Aşkın tam sırası diye bi albümüm var. Şarkılar daaaaaaa okşa, foolish casanova, kısmetsizim, Allahın belası, zevksiz. Bu şarkıların isimlerinin sıralanışını ben klasik bir ilişkiye göre yaptım. Yani okşa diye başlar ilişkiler hep sonra da Allahın belası zevksiz diye biter hepinizin de bildiği gibi.



Bu albümümle kral tv beni ödüle layık gördü sağolsun. Yılın en iyi fantezi kadın sanatçısı seçildim. Ben hep müzik konusunda farklı olmaya çalıştım. Bu yüzden de türkiyedeki ilk kokulu albümü yaptım. Çok büyük başarı kazandım.


Hazır bana böyle bi fırsat verilmişken sanatçıların karşılaştıkları zorluklardan bahsetmek isterim. Çünkü çok zorluk yaşıyoruz. Tüm gün 75 milyon bizi izliyor. Işıklar, hayatlar, yaşananlar… hep her şey ortalıkta. Elbette sevenlerimi çok seviyorum ama yeni bir ilişkiye başladığımda bunu bi süre gizleyip kendim sindirmek, ölçmek tartmak istiyorum ama ne mümkün. Sıradan insanlara göre hayatımız çok zor. Bazen ben de sıradan bir insan olmak istiyorum ama bunca sevenimi bensiz bırakmak haksızlık olur.


Yeri gelmişken ülkemi ve insanlarını çok seviyorum. İnsanlarımız çok sıcak kanlı ve misafir perver. Atamıza teşekkür ediorm bize böyle bir ülke bıraktığı için. Ne kadar terör olsa bile. Terörü lanetliyorum çünkü terör çok kötü bişey. Bi çok canlar aldı, aileler yok oldu. Buradan pkkya sesleniyorum. LÜTFEN ARTIK BİR SON VERİN!


Türkiyede benden başka takdir ettiğim çok değerli sanatçılar var. Mesela ebru gündeş. Ebruyu çok seviyorum. O benim canımmmm. Minnoş bi kızı var. Allah bağışlasın. Oda çok kötü günler geçirdi. Ama Allah yardımcımız diye inanıyorum.

Bizim gibi ünlü ve göz önünde insanların dini inançları yok sanılıyor ama ben hep dua ederim allahıma.

Aşk hayatına gelinceee sevenim çok, sevdiğim yok! Çok ayrılıklar yaşadım ama bunlar beni çok güçlü yaptı diye inanıyorum. Ben giderim arkamda kalan çatlarrrr!

Çatlasın patlasın ohhh!
Aşklar hep yalan dolan zaten.

Çalışan bir kadın olmak pek erkeklerin sevmediği bişey. Bu konuda hep güçlük çektim ama petek güçlü bi kadın olucak hep. Hep örnek olucak kadınlara.


Başarı kolay değil. Hep çok çalışıyorum. Sabahlara kadar çalışıyorum. Ben ve ekibim. Onların enerjisini seviyorum.
Enerjiye inanırım. Bunun için hep yanımda bana annemim verdiği akik taşını taşıyorum. O bana çok fazla güzel enerji veriyor.
Son olarak sevenlerimin kurduğu çok güzel bir fan clubım var. PDFC

Çok seviyorum fanlarımı çoook teşekkür ediyorum. Beni bugünlere siz getirdiniz!

8 Ekim 2011 Cumartesi

c sınıfı cennet

şu aptal kedi kapıyı açmayı biliyo, kapamayı bilmiyo.
bu kediye baktıkça bi kedi görmüyorum, sıkıcı ve depresif bi kadın görüyorum.

karakteristik  bi özelliği yok...


bu civarda bi cinayete kurban gitmiş biri.
kaza kurşunu diyelim.

bi kadın.
kocası ve çocukları çok üzülmüş ölümüne ama yokluğunu hissetmemişler.
o da bi kedi olarak tekrar dünyaya gelmiş ama yine silik bi karakteri varmış.
kedi de bir gün fare zehri yemiş bilmeden. yine ölmüş.
sahipleri üzülmüş ama yokluğunu hissetmemiş.
bu sefer bi fare olmuş. ama farelik ona tamamen zıtmış.
hemen gitmiş kapana kısılmış aptal.
sonra kelebek olmuş, bu sefer örümcek ağına takılmış.
sonra bukelemun olmuş ama renk değiştirememiş ve avlanmış.

pis bi evde bulmuş kendini. kalkıp kirli aynada kendine bakmış ama hiçbi' şey görememiş.
reenkarnasyon meleği girmiş içeri 'hiç boşa bakma, sana beden vermedim.' demiş.
sıkıcı ruh "neden?" diye sormuş. "ziyan et diye mi vercez ulan? kaç beden verdiğimi ben unuttum.
hayat sana göre diyil. o yüzden cennete gidiyosun." demiş ve dolabı açıp bir kadın bedeni çıkarmış.
sade ve normal bi kadın bedeniymiş bu.
sıkıcı ruh yeni bedenini çok sevmiş ve cennette dertsiz tasasız yaşayacağı için de çok mutlu olmuş.
hemen bedene yerleşip, sokak serserisi kılıklı reenkarnasyon meleğinin peşinden cennete yürümeye başlamış.
" nası etraf? pek de hayal ettiğin gibi diyil di mi?" demiş melek.

"hı? benim bi hayalim yoktu ki."

"belli"



melek içinden "lan ne mal ruh bu, şurdaki cezamı çekip dünyaya dönsem ortalığın anasını ağlatırım.
bi de şuna bak!" diye söylenmiş. sonra dönüp sormuş: "dünyaya dönmek istemez misin şimdi?"

"yok. böyle iyi."

meleğin kafası atmış. "cennet şurdan dönünce sağda. geleceğini biliyolar zaten. benim başka işim var" diyip, dırlana dırlana dönmüş gitmiş.

sıkıcı ruh beni nerden tanıycaklar diye endişe etmiş ama cennetin kapısına gelince hemen açmışlar kapıyı.

kapı da hiç öyle devasa filan diyilmiş. etraf da beyaz diyilmiş zaten. sıkıcı ruh şaşırmamış. hayal kırıklığına da uğramamış. çünkü hiçbir hayali yokmuş.
ama içeri girince görmüş ki tüm kadınlar birbirinin kopyası ve kendisi de son kopya. işte buna şaşırmış. erkeklere bakmış, onların da hepsi aynı. saçları, kıyafetleri, yüzleri...

kimse konuşmuyormuş. herkes acale etmeksizin bi yerlere gidiyormuş.

görseniz, adımları bile sıkıcıymış.

bizim sıkıcı ruh bile sıkılmış bu cennetten.
ve kalkıp reenkarnasyon meleğinin yanına gitmiş.

"çok sıkıldım, bu mu cennet?"

"şindi kardeş, cennetler çeşit çeşit. senin gibi özelliksiz..."

bu laf sıkıcı ruhu şok etmiş

"sonra hayalsiz..."

bu laf onu çok üzmüş

"sonraaa resmen sıkıcı ve sıradan hatta adamı boğan kişiler için..."

bu laf tepesini attırmış

"c sınıfı bir cennet!"



bu lafı duyunca sıkıcı ruh meleğin yakasına yapışmış.
melek de onu bir parmak hareketiyle uzaklaştırmış ve

"bu senin kendi tercihin. geri dönüşü de yok. zamanında düşünseydin.
şimdi mi geldi aklına? hadi naş! mekanın cennet olsun." demiş ve sıkıcı ruhu geldiği yere postalamış.

sıkıcı ruhtan bir daha haber gelmemiş. bir ay içinde hayatına ve c sınıfı cennete alışmış.

hepsi birbirine benzeyen adamlardan biriyle evlenip, sonsuza kadar, evet sonsuza kadar, sıkıcı bir hayat sürmüş.

reenkarnasyon meleği cezasını çekip bitirmiş ve yeniden dünyaya dönmeye hak kazanmış.

ceza meleğine gitmiş ve 'dönüyorum' demiş.

ceza meleği de kendi gibi suratsızın tekiymiş.

"iyi bakalım, gitmeden burdan bi' şey alma hakkın var..."

"altın istiyorum!" diye bağırmış reenkarnasyon meleği.

"höst! sadece bi hatıra alıcaksın."

"hatıra altın!"

"zihninde bi hatıra."


bunun üzerine reenkarnasyon meleği sıkıcı ruhun hikayesini almış hatıra olarak.

tekrar dünyaya dönüp, insan olunca hikayeyi hatırlamış.

nerden tanıdığını bilmeği o ruhun hikayesi ne zaman aklına gelse üzülmüş.

dünyada bundan daha üzücü bi' hikaye yokmuş...

Doktor Fuat

Fuat, mahallelinin tek gurur kaynağıydı. Genç ve başarılı bir doktordu. Doktordu diyorum çünkü artık profesör. Geçenlerde haberini aldım. Annem söyledi hatta “Fuat pröfösör oldu, sen hala abuk subuk işler yap! ” diye başlayan ve 45 dakika süren bir konuşma yaptı bana. Çok sıkıldığım için dakikaları saydım, tavanı filan inceledim, bizim salondaki saat biraz geri kalmış onu fark ettim. Pilini değiştirdim sonra.

Fuat benim çocukluk arkadaşım(?) hayatımda çok büyük ehemmiyeti vardır. Ehemmiyet kelimesini kullanmaya başladığıma göre çocukluğumun üstünden çok geçmiş, bu da demek oluyor ki Fuat’la çok çok uzun yıllar birlikte yaşamışım Allah kahretmesin ki.

Ben kendimi bildim bileli var bu Fuat zaten. Neyse ki kendimi geç bildim biraz, tek tesellim bu. Şimdi size Fuat’ı anlatmaya ortadan başlayacağım. Neden mi? Bu soruya bi’ cevap veremiyorum.

Ama ÖSS sorularının tümüne doğru cevap vermiştim. Eğer o gün Fuat, bi’ katakulliye getirip kâğıdıma kendi adını yazmamış olsaydı tıp fakültesi okuyan o değil, ben olacaktım. Ama o zamanlar küçük, sivilceli ve çatlak sesli bi’ ergendim… Bunlar geçerli bahaneler değil dediğinizi düşünüyorum.
Peki, annem ve babam Fuat’a bana güvendiklerinden daha fazla güveniyorlardı ve bana inanmadılar. Onlara göre ben gerizekalıydım ve tornacılığı bile kazanamazdım.
Ne tıp fakültesiydi? Ne alakam vardı benim tıp fakültesiyle? Ben oraya anca tedaviye giderdim.

Evet, Fuat şu “ailenin kendi öz evladından daha çok sevilen çocukları”ndan biriydi. Hani siz komşunun camını indirince “piç” olursunuz da o yapınca “eşek sıpası hoh höh hoh” olur ya. “Enerjisi çok enerjisi, hiperaktif çocuk ama zeki olur öylesi de.” dediklerinden.
 Sokaktan çağrılır, eline meyve suyu verilir, saçları okşanır. Annenizi alışverişten gelirken görünce, sırf yalakalığına, “aliyim teyzecim” diyip, elinden torbaları alır “aferin”i kapar. “Gel az da bizim oğlana ders çalıştır, bizimki tembel tenekenin biri.” diye mahalle teyzeleri tarafından poh pohlanır. Size hep, hep derken işte bu yaşa da gelseniz fark etmiyor ya hani ondan bahsediyorum, örnek gösterilir.
 Adını duymak istemezsiniz. Bi’ oyunda onunla kavga ederseniz, herkese göre nedeni “kıskançlık” olur… (Burada kullanılan üç noktanın sebebi, örneklerin çoğaltılabilir olmasıdır.)
İşte Fuat, çoğumuz için hayatı çekilmez yapan o çocukların temsilcisiydi.

Tabii Fuat, benim yerime tıp fakültesine gidince babam beni çağırdı yanına. Dedi ki; bir dakika sayın okuyucu, burada şunu söylemeden geçemeyeceğim, hayatımda ilk kez babamla filmlerdeki gibi bi’ konuşma yapacağımızı düşünmüştüm, “canım oğlum, benim için bunların önemi yok, ne yaparsan yap seni çok seviyorum…” Aklım bi’ karış havadaymış o zamanlar. Babam da öyle dedi zaten, “Oğlum, senin aklın bi’ karış havada. Heralde biraz da gerizekalısın. Onca dersaneye yolladık, paralar yağdırdık adam ol diye ama senin niyetin yok belli. Git kendine iş bul, çalış da aklın başına gelsin. Okul okuyamadın madem para kazan. Fuat’a da bak da utan! Çocuk tıp…” İşte buradan sonrasını dinlemedim.

Fuat tıp fakültesini bitirip geldiğinde bir kutlama yapıldı. Mahallenin medar-ı iftiharıydı. Fakülteyi bitirip, doktor çıkmıştı onların deyimiyle. Super Man gelse, öyle sevinmezlerdi.
Annesi olan 100 kiloluk kadın, 200 kilo filan görünüyordu gururundan. Diğer annelerse, benim annem de dâhil, üzüntüyle karışık (Üzüntüleri kendi çocuklarından utanıyor olmaları, ne de olsa biz doktor çıkmamıştık.)  bir sevinç yaşıyorlardı. Sağlarında sollarında beliren ağrıların sebebini soruyorlardı Fuat’a. O da nezaketle cevap veriyor, artık sağlıklarından kendisinin sorumlu olduğunu söylüyordu. Onu ilk kez görüyor olsaydınız, gerçekten çok iyi bir insan olduğuna inanabilirdiniz. Ama ben inanmadım.




Fuat’ı hiç sevmedim, hatta nefret ettim. Tek yaptığım bu pasif nefret etme davranışıydı ama o dakikadan itibaren onun tam bir pislik, adi bi’ yalancı, hırsızın teki olduğunu herkese göstermeye karar vermiştim.

Bunun için ne yapabileceğimi düşünürken, aklıma şu geldi. Fuat, benim cevaplarımla kazanmıştı ÖSS’yi. Yani aslında tıp okuyamazdı. Belki de okumamıştı. Anneme nerede çalıştığını sordum, bilmiyormuş. “Allah Allah, Fuat’a muayene olmaya filan gitmeyecek misin? Neden almadın adresi?” dedim. Annesine sormuş, o da kem küm etmiş filan herhalde bedava tedavi olmalarını istemediği için vermemiş adresi. Neyse annemden bi’ şey öğrenemeyince mahallede sordum, kimse bilmiyordu.
Annem haklıydı, Fuat’ın ailesi çok pintiydi hakikaten.
Böyle sağa sola sorarken biri gelip, enseme tokat attı. Kim diye baktım, Yavuz’un yer yer sabit kırmızılıklar bulunan yüzünü gördüm. Böyle adamlar vardır ya hani, üstünde hep askerden dün gelmiş bi’ hal vardır. İşte Yavuz da öyle bi’ tipti.   Güvenlikçi olmuş, elinde copla geziyordu. Ama hakkını vermek lazım et kafanın, beni hep döverdi. 
“Naaaaabiyin lan?” dedi.
Nefret ederim böyle konuşmalardan. “ Ne o güvenlikçi mi oldun?” dedim. “Evet, Fuat’ın orda çalışıyorum.” dedi. Adresi istedim, hemen verdi salak. Bi’ ziyarete gelirim dedim.
Sonra aklıma takıldı “ neden kimse bilmiyor bu Fuat’ın hastanesini?” dedim. “Saklıyolar hacıııı, haklılar.” dedi.
Gerçekten Yavuz tam bir sokak insanıydı.

Kılık değiştirip oraya gittim, amacım diplomasını filan kontrol etmekti. Kapısında beklerken bi’ bıyığın beni yeterince değiştirmiş olmayabileceğini düşündüm ama içeri girince tanımadı salak.
Galiba Fuat’ın mükemmel bi’ insan olduğu düşüncesi içime işlemiş. Bir an silkinip, kendime geldim. “Neyiniz var?” diye sordu, “Boğazlarım ağrıyor da uzun süredir, sanki gırtlağımda bi’ şişlik var. Guatr olduğumdan endişe ediyorum.” dedim.
Gerizekalının teki olduğumu düşünsün de beni tanımasın diye “boğazlarım” dedim.
Şöyle bi’ baktı, ağzıma ışık tuttu, sopa filan soktu. Sonra da “bazı tetkikler isteyeceğim, yaptırıp gelin.” dedi.

Tam bu esnada aptal bir pratisyen olması gerekirken nasıl olup da böyle uzman doktor gibi tetkik filan isteyebildiğini düşündüm. Sonra herhalde Fuat’ın tek mağduru ben değilim, dedim. Gittim tetkikleri yaptırmaya.

Tam dört tüp kan verdim, sonra güzel hemşire geldi ve hemşire güzeldi ve şey… Yani nedenini o an sorgulamadım ama… Çünkü hemşire gerçekten güzeldi. Ağzımdan tükürük alıp mikroskopta gösterdi bana. Fen derslerinde olur ya hani. Daha önce hiçbir hastanede böyle bir şey görmemiştim. Gerçekten saçmaydı. Sonra birkaç da saç telimi aldı. Yarım saat sonra çıkar sonuçlar dedi.

Dışarıda beklemeye başladım. Bıyığım biraz kaymış, onu düzelttim. Sonra sonuçlar çıktı. Alıp, Fuat’ın yanına gittim.

Fuat sonuçlara bakarken ben de diplomasını incelemeye başladım. “Tiroit bezlerin zedelenmiş” dedi. Diplomanın sahte olduğuna dair bi’ şey bulmaya çalışıyordum, oyalanması için “neden olur ki?” diye sordum. “tiroit bezlerinizle masayı filan mı sildiniz? Genelde bu yüzden karşılaşırız bu tip sorunlarla” dedi.
Dönüp, gözlerimi belerterek Fuat’a baktım, yüzünde şaka yaptığına dair bi’ belirti yoktu. Acaba beni tanıdı mı diye düşündüm. Hemen kafamı öne eğdim “ ee ne yapmamız gerekiyor doktor bey?” dedim. “Ameliyat edip almalıyız muhakkak.

Hatta çok acil, hemen şimdi almalıyız. Hayatınız tehlikede!” dedi ve “hemşireeeeeeeeeeeeeeeeeee” diye bağırdı. Korkuyordum “endişe etmeyin, sizi kurtaracağım” dedi. Şaka yapmıyordu, iş ciddiye binmişti.
Hemşire geldi, kapı açılınca hemen kaçıp, başhekimin yanına gittim. Olan biteni anlattım “Fuat Bey çok iyi bir doktordur, rahatlayın biraz. Eminim ameliyatınız çok iyi geçecektir.” dedi.



Fuat ve ben küçük birer çocukken bir gün, Fuat bana “bu sabah babam uyurken, onun gözlerini çıkarıp kendime taktım, benimkileri de ona taktım.” diye bi’ yalan söylemişti. İstersem bana satabilirmiş babasının gözlerini. Zaten büyüyünce de cerrah olacakmış.
Tamam, hepimiz bilinçsiz çocuklardık ve yalan söylüyorduk ama yalanlarımız anne ya da babamıza söylenince kafamıza tokat filan atıyorlardı. Fuat’ın babasıysa “Evet, oğlum benim gözlerimi çalmış. Haylaz seniii” filan diyordu. Tek yalanı bu da değildi. Hemen her gün akla zarar hikayeleri gerçek gibi anlatıyordu. Anne ve babasının Fuat’ı çok seviyor olmasına yormuştum ona kızmamalarını. Zaten herkesin annesi ve babası Fuat’ı çok seviyordu.
İşte şimdi hikâyeyi anlatmaya neden ortadan başladığım sorusuna cevap vermiş bulunuyorum.

Koşarak hastane kapısından çıkarken, güvenlikçi Yavuz bağırdı. Arkamı dönüp yakasına yapıştım. “N’oluyo burda Yavuz?” dedim. O an hastane diye girdiğim binanın tabelasını gördüm; “Şizofrenliler Derneği Lokali”

Şimdi bunları size anlatırken, içimde garip bir boşluk var. Yıllarca hayatımı mahveden çocuk, bir şizofrenmiş…
Bir an için olan biteni anneme anlatsam mı diye düşündüm ama inanmaz bana. Alıp oraya götürsem, bu sefer de üzülüp ağlar. Yani yine popüler olan Fuat olur.
Herkes de benden nefret eder kafalarındaki Fuat imajını yıktım diye.

Aslında hep tahmin etmiştim Fuat’ın aklından zoru olduğunu. Ben biliyorum ya, yeter. Onlar bilmese de olur. Fuat hiç de mükemmel değil işte.

Şimdi tüm sükûnetimle odamda oturmuş, bir şizofrenle büyüdüğüm halde normal bir insan olduğum için şükrediyor ve ışığın etrafında uçan mor kertenkeleyi izliyorum.

                                               SON

Kalorifer Peteği Nasıl İcad Olundu?

Üşümek insani bir problemdir. Tabii buna bir problem demek ne kadar doğrudur bilinmez ama insanoğlunun başına türlü işler açmış olduğu kesin. Zaman zaman yakılan ateşlerden çıkan yangınlarla bize pahalıya mal olmuştur üşümek. Yaşadığımız bugünde artık kolorifer, bizi tüm bu dertlerden kurtarmış, sıcak yuvamızda güvenle ısınmamıza vesile olmuşutur. Peki, kim bu süpersonik icadın mucidi?

Bu kitapta birazdan ya da bi’ lavaboya gidip geldikten, kendinize bi’ çay alıp oturduktan sonra okuyacağınız şeyler, hiçbir araştırma yapılmadan yazılmış, tamamen uyduruk bilgilerdir. Hatta bilgi bile değildir. Bildiğiniz deli saçmasıdır. Sözü geçen kişiler, adı geçer mi bilmem ama kurumlar, mekânlar ve buna bağlı şeylerin tamamı hayal ürünüdür.

İşe samimiyetle başlamak mühimdir. Bu yüzden bu dakikadan itibaren, senli benli olalım.
İnan bana Orçun da senin benim gibi biriydi, hala öyledir. Ne bir eksik ne bir fazla, standart bir ailenin standart bir çocuğu. Hepimiz gibi yer, içer, zaman zaman tuvalete gider ve elbette ki üşürdü. Adamın teki ampülü icat etti, biri telefonu ve Orçun da kalorifer peteğini. İşte bizi ayıran nokta ve bu kitapta anlatacaklarımın özü bu.

Çocuklar yemek yemeyi ve banyo yapmayı sevmez. Bu yüzden anneleri onlara cicili bicili banyo oyuncakları alır, yemeklere sevimli şekiller verir, mesela yıldız şeklinde çörekler yapar, böylece yemek yemelerini sağlarlar.
Orçun’un annesi hiç de öyle bir kadın değildi. Yemeğin tadı yok dediğinde, sigarasının külünü üstüne serperdi. Orçun’u sallamaz, ona emek vermez, dövmek için bile kolunu kıpırdatmazdı. Orçun, annesinin dikkatini çekmek için bir gün kapının önündeki paspasın üstünde uyudu, başka bir gün ise balkon demirlerine tutunup, aşağı sarktı. Ama bu günlerin hiçbirinde annesi evde değildi. Bir başka günde de komşunun penceresini kırdı. Ama komşuları bir ay önce taşınmıştı ve ev boştu. Daha büyük bir çocuk olduğunda, canlı yayında kameranın önüne fırladı ve “Anneeeee ben buradayım!” dedi. Şansa bakın ki o gün tüm şehrin elektiriği kesikti.

Pekâlâ, bir mantık hatasına doğru gidiyorum, belki biraz fazla kaptırdım. Muhtemelen kalorifer peteği, televizyondan önce icad edilmişti.

 Evet evet her neyse, Orçun ne yaparsa yapsın annesi onu umursamıyordu. Orçun, orçundu tabii. İsa değildi ve bir babası vardı. Üstelik hayattaydı ve Orçun isminde bir oğlu olduğunu da biliyordu. Ama nedense Orçun’u bir türlü sevememişti, oğlu ona hep sevimsiz gelmişti.
Hatta bir kez onu evlatlık vermeyi bile düşünmüştü. Ama sonra prosedür onu çok üşendirdi ve vazgeçti. Hem zaten ona bakmadıkları halde çocuk büyüyordu. Orçun 3 yaşına geldiğinde babası, başka bir kadına aşık oldu ve Viyana’ya yerleşti. Sonra da ne aradı ne de sordu. Orçun bunu fark etmedi bile.

Onun hayattaki tek gayesi, kendisini annesine fark ettirebilmekti. Bunun için Çin seddini yeniden icad edebilir, Taç Mahal’i yıkıp, yerine daha efsanevi bir yapı inşa edebilirdi. Ama bunları neden yapsındı ki? Çok saçmaydı tüm bunlar. Aklına neden ve nerden gelmişti? Yoksa kahveye fazla kanyak kattığı için saçmalamaya mı başlamıştı? Muhtemelen nedeni bu değildi çünkü Orçun kahve sevmezdi. Orçun böyle düşüne dursun, zaman durur mu hiç? Yıllar yıllar geçti ve Orçun, 20 yaşında koca bir delikanlı oldu. Zorunlu görevini yerine getirmek için devlete teslim oldu. Ne oldu nasıl oldu bilinmez, Küçük Asker Orçun’a bir mektup geldi annesinden. Şöyle yazıyordu;

“Orçun, çok üşüyorum. Askerliğini çabuk bitir de gel şu sobayı yak. Annen”

Orçun mektubu okudu ve gözleri doldu. Bununla da kalmayıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Öyle ağladı öyle ağladı ki komutan gelip “Neden ağlıyorsun asker?” diye sordu.
Orçun cevap bile veremiyordu. Bu ağlama öyle uzun sürdü ki kışladaki hamile kedi yavruladı, mevsim değişti ve çiçekler açtı, havalar ısındı ve insanlar terlemeye başladı, Orçun’un teskeresi bile geldi. Orçun, teskeresini görünce ağlamayı kesti ve koşarak evin yolunu tuttu, sonra koşarak gidemeyeceğini anladı ve otobüse bindi.

Orçun eve geldiğinde annesi uyuyordu. Önce sessizce “anne, anne” dedi. Ses yoktu. Sesini biraz daha yükselterek “anneeeee” dedi, yine ses yoktu. Sonra düşündü “Lan aylardır askerdeyim…”
Evet, aslında muhtemelen söze “lan” diye başlamadı çünkü kendisi gayet terbiyeli bir çocuktu. Şöyle dedi “Aylardır askerim anasını satiyim…” Yo yo böyle de değil, şöyle “ bir hayli uzun zamandır vatani görevimi yapıyordum, beni pek de bir tarafına sallamayan annem…” İşte bu hiç değil!
Pekâlâ, şunun gibi “ annemi uyandırmalıyım zira aylardır askerdeydim ve kendisi bana hemen gelmemi söyledi.” Evet evet aynen böyle. Ve annesini uyandırdı. Annesi uyandı ve Orçun’un yüzüne baktı… Sadece baktı ve sonra da uyumaya devam etti.

Orçun yine hayal kırıklığına uğramıştı ama yılmaya niyeti yoktu. İçinde bulundukları yaz ayları boyunca çalışacak ve kışın annesini soğuktan korumak için bir şey yapacaktı.
Ancak bu şekilde ona kendini sevdirebilirdi. Bunu nasıl yapacağını düşünürken komşulardan biri Orçun’un geldiğini haber almış ve kapıyı çalmıştı. Şu meraklı ve kocaman kalçaları olan iğrenç teyzelerden biriydi. Elinde fırından yeni çıkmış, dilimlenmiş bir çörek gibi böyle ekmek gibi de aslında, nasıl tarif edeceğimi bilemediğim bir tür yiyecek vardı. Şu üstünde dumanları tüten süper lezzetli şeylerden.

Buda’nın nasıl aydınlandığını biliyor musun sen? Bir gün ağacın altında oturuyor hani, birden aydınlanıyor.
Aslında bu biraz kafasına elma düşen mucidin hikâyesi gibi ya. Evet evet kesinlikle. Çünkü Orçun, dilimli çöreği gördüğü an kalorifer peteğinin mantığını oturttu.
Annesini yalnızca bir sobayla ısıtamazdı. Evin her odasına küçük ısıtma aygıtları yapmalıydı. Bunlardan çok fazla bir sıcaklık çıkmamalıydı ki annesi yanmasın. İdeal bir sıcaklığı ancak böyle yakalayabilirdi. Annesi her an tatlı bir bahar gününde olduğu gibi rahat rahat dolaşabilmeliydi evde.
İşte tıpkı bıg bıg konuşan bu çirkin teyzenin elindeki çörek gibi dilim dilim olmalıydı ısıtıcı. Peki bu ısıtıcılara sıcaklığı nasıl gönderecekti? Üzerinde tüten duman ona, sıcak su fikrini verdi. Yakıtla suyu ısıtmalı sonra da borularla peteklere yollamalıydı.
Evet, işte nasıl yapacağını bulmuştu!
Annesi mutlu çok mutlu olacaktı. Kim bilir belki şarkı bile söylerdi. Belki Orçun’a sütlaç yapardı.
Orçun tam bir “sıcak yuva” hayaline kaptırmıştı kendini.

 Sonraki günlerde çok çalıştı ve uzun uzudıya çizimler yaptı. Öyle ki bu çizimlerde harcadığı kâğıtlar için bir ormanın yok olması gerekti. Yaklaşık 2000 kurşun kalemi bitirdi, bunların 100’e yakını kırılarak kullanılmaz hale geldi, geri kalanı ise dibine kadar bu çizimlerde kullanıldı. Tahmin edersiniz ki… Hoş nerden tahmin edesiniz yani, bendeki de laf!
Sonuçta Orçun çok da iyi bir çizer değildi. Bu yüzden epey zorlandı ama nihayetinde karmaşık bir takım işlemlerle kalorifer sistemini icad etmiş bulunuyordu. Arkadaşlarıyla bunu kutlamayı düşündü ama fark etti ki hiç arkadaşı yoktu. Bu tip teknik sorunlar nedeniyle bir kutlama gerçekleşmedi. Bu kısımları geçelim zira biraz üzücü. Özet geçmek gerekirse Orçun, asosyal olduğunu fark edip 3 aylık bir bunalım geçirdi. Sonra çıktı ve sanayiye gitti. Bir ustaya tüm bu çizimler doğrultusunda kalorifer sistemini yaptırdı ve eve döşetti. Tüm bunlar bittiğinde aylardan Ocak’tı. Orçun, kalorifer sistemini hayata geçirmiş ve patentini almıştı. Annesi Orçun’a baktı ve onunla gurur duyduğunu söyleyerek, oğluna sarıldı. Orçun, sevincinden 2 ay kadar ağladı. Mart ortasında “Genç Mucit Orkinos Ödülleri”nde “Son 10 Yılın En Yararlı İcadı” ödülüne layık görüldü. Sahneye çıktığında kendisine ödül veren kıza aşık oldu ve sahneden inmek yerine, kızın peşinden gitti.

O günden sonra bir daha da annesini arayıp sormadı. Annesi, Orçun’u bulmak için televizyon kanallarına çıktı, sağa sola ilan verdi ama nafile. Orçun çoktan Çiçek adındaki o kızın peşine takılıp, onunla Sydney’e gitmişti. Ülkesinden uzakta yaşadığı yıllarda kalorifer artık her yerde kullanılan bir sistem haline geldi. Doğal gazla birleşerek süper bir ikili oldular ve evleri ısıttılar.

Orçun’a ne mi oldu? İşte bunu ben de bilmiyorum. Bazıları Çiçek’le evlenip mutlu mesut bir hayat sürdü diyor. Bazıları ise babası gibi karısını ve çocuğunu terk edip, gittiğini söylüyor. Kimse bu konuda bir fikir birliğine sahip değil. Ben de değilim. Zaten size bu konuda bilgi vereceğime veya Orçun’un akıbetini anlatacağıma söz vermedim.
Bu yüzden lütfen birazdan kitabı kapatıp sakince masanın veya sert bir zeminin üzerine koyun. Çünkü hikaye burda sona eriyor.

Merhaba Ben Noel Baba!

Her Yılbaşında kar yağar.

Camdan baktım, her yer bembeyazdı. Oturup Noel Baba’nın gelmesini bekledim. Ama uykum geldi beklerken. Sabah çorabımın içi boştu. Tam bir hayal kırıklığı…
Annem “Uyuya kalan çocuklara hediye bırakmaz o.” dedi. Babam “Benden başka baban yok yavrucum.” dedi.  Seneye kahve içeceğim, uykum gelmezmiş o zaman.


Her çocuğun “bir” babası olur.

Seneye geldi. Annem kahve içmeme izin vermiyor. Kar da yok. Çorabım yine boş. Palavracı Noel Baba! Hem de gaddar! Babam “gerçek babalar yalan söylemez.” dedi. Babama inanıyorum.


Güneye giderken.

Babam yıllık iznini yılbaşında kullanıyor, Avustralya’ya gidiyoruz. Annem bavula mayo koydu, denize girecekmişiz, öyle dedi. Orda hava sıcakmış.


Lütfen kemerlerinizi bağlayınız.

Uçaktan indik, hava çok sıcak. Bi’ otele gittik, ne konuştuklarını ben anlamıyorum. Babam devamlı “yes yes” diyor.
Babama sordum, burası neden sıcak da bizim orası soğuk diye. Tenis topuyla bana bi’ şeyler gösterdi, burası dünyanın diğer yarısıymış, mevsimler farklı olurmuş, güneş ışınları… Pek anlamadım ama resmen yaz burada. Denize gidiyoruz şimdi.


Kuzeydeki kardan adam

Televizyonda gördüm, bizim ülkemizde kar yağmış. Gözlerim doldu, gözlerim dolduğu için televizyonu da annemi de bulanık görüyorum. Annem bana bakıp “ne ağlıyorsun?” dedi. Burnumu çekip hem de hıçkırıyordum “Beni buraya getirdiniz, orda kar yağmış işte! Gıcık oluyorum babama da sana da!” dedim. Ne dediğimi anlamadılar. Gidip koltuğun arkasına oturdum.
Annem, babama “Sıkıldı burda bu çocuk.” dedi. Babam da anneme “Dışarı çıkıyoruz şimdi, sıkıntısı geçer.” dedi. Gitmek istemedim ama gittik.






3…2…1…0 Yeni Yıl!  

Denize gittik. Babam “Yeni yıla herkesten önce gireceksin.” dedi. Önce burada sonra bizim orda yeni yıl oluyormuş.  Yine tenis topuyla ilgili bi’ şeyler anlattı. Dünya, Güneşin etrafında dönüyor filan… Anlamadım.
Burada gece sörf yapan adamlar var. Noel Baba’yı orda gördüm, şort giymişti. Bana bi’ paket attı, içinde tenis topu vardı. Ben tenis oynamam.


Yukarıdakiler herkesi kendileri gibi sanıyor.

Arkadaşlarıma Noel Baba’yı anlattım hatta hediyesini gösterdim ama bana inanmadılar. Noel Baba şort giymezmiş. Sonra bi’ tane arkadaşım bana tetrisini gösterdi, çorabının içindeymiş. “Noel Baba’yı gördüm, kırmızı kıyafeti vardı, sakallıydı.” dedi. İnandım.