12 Mayıs 2016 Perşembe

Sıkıntıdan Ölen Adam

Adamla kadın, tanıştıktan on yıl sonra, 32 yaşında evlenmişlerdi.
Evliliklerinin beşinci yılında oldukça sıkılmışlardı.
Evliliklerinin altıncı yılında sıkıldıkları şeyin "şehir hayatı" olduğuna karar verdiler. 
Evliliklerinin sekizinci yılında, bir nisan ayında Ege'de bir butik otelin havuzlu bahçesindeydiler. 

Şehirden bunalmış herkesin ortak hayalini gerçekleştiren az sayıda çiftten biri olmuşlardı işte. 
Ege'de bir butik otel işletmek...
Sessiz sakin bir hayat... 
İş makinesi sesi yok, trafik sesi yok, komşuların sesi yok...
Sadece kuş sesleri, böcek sesleri, uzaktan gelen dalga sesleri,
bir de orakla biçilen otların sesleri...

Her vuruşta kısalan otlar...
Her vuruşta terleyen bir adam...
Her vuruşta boyun damarları çekilen bir kadın...

Şimdi ne biçimsiz olmuştu bahçe böyle.
Kadının baktığı o terastan bakınca bazısı uzun
bazısı kısacık çimlerle bahçe acınacak haldeydi resmen.

Boynunu sağa sola çevirdi kadın.
Böylece rahatlayacağını umdu.
Pek faydası olmayınca içeri gidip bir pasiflora içti.
Bir tane daha içti.
Kocası çim biçmeye devam ediyordu.
Ses içerideydi sanki.
Bir tane daha içti.
Sonuncusu "şimdi kesin uyurum" diyeydi. 

Uyandığında güneş batmak üzereydi.
Kapağını açmak istemediği kitaplar ve sebepsiz bir sinirle
yüzüne bakmak istemediği kocası oradaydı.
Tam uyandığı yerde. Ege'deki o butik otelde. 

Kadın boş boş tavana bakarken kocası yanına geldi.
"Uyandın mı uykucu şirin!" dedi.
Kadın da ona hiç istemediği halde gülümsedi.
İstemediği bu gülümsemeyle yüzü yabancı birinin yüzüne dönüştü. 
Gözlerini kocasından kaçırdı.
Arkasını dönüp biraz daha uyudu. 

Gece 12'de uyandığında kocası yorgunluktan koltukta uyuyakalmıştı. 
Yarısına kadar okuduğu kitap ortadan ayrılmış şekilde adamın göğsünün üstünde duruyordu.
Her horlamada düşecek gibi olup sonra yeniden kendine yer yapıyordu kitap.
Kadın, horlamayla hareket eden kitabı bir süre izledi.
Sonra dışarı, bahçeye çıktı.

Ay ışığı havuza vuruyordu.
"Yakamoz buna mı deniyordu?" diye düşündü içinden.
Sonra Burcu Güneş'in içinde “yakamoz” geçen şarkısı geldi aklına.
Ama sözleri gelmedi.
Sadece öyle bir şarkı vardı, neydi...

Çimlere baktı.
Şimdi karanlıkta çirkinlikleri belli değildi.
Bir keresinde, 19 yaşındayken filan, saçını kazıdığı geldi aklına.
O kadar çok boyamıştı ki saçı yanmıştı sonunda.
Sinirlenip banyoya girmişti, saçını kazımıştı.
Güzel şekilli kafası ve küçük güzel yüzüyle dazlak hayal etti kendini önce.
“Gayet tarz olurum...” diye düşünüp tıraş makinesini eline aldı.
Saçlarının arasına daldı. Tam ortadan. Bir tutam saç yere düştü.
Makineyi kaldırdı. İyi gelmişti. Kurtuluyordu o yanık, çirkin saçlardan işte.

Kazıdı. Hepsini. Bütün saçını. Arada bazıları hariç.
Onlar daha uzun kaldı. Girintili çıkıntılı olmuştu kafası.
Düzeltmeye çalıştı ama tıraşlanan saçları her yerine batmaya başlayınca duşa girdi.
Yıkanıp çıktığında bile boynuna yapışmış bir sürü saç vardı. 
Kafası hiç de biçimli gelmiyordu bakınca. 

Ertesi gün kuaföre gidip düzelttirdi.
Hayal ettiği gibi olmamıştı yine de. 
Makyaj yapınca da iyice gotik olmuştu bu sefer. 
Aynada intihara meyilli bir kıza bakıyor gibiydi...

19 yaşındaki o halini düşünüp güldü kadın.
Komik diye değil de sinir bozukluğundan.
Sonra bahçede yürümeye başladı.

Birkaç tur dolaştı bahçeyi. Yürümek iyi gelmişti sanki.
Havuzun kenarında durdu sonra.
Kollarını havada birleştirip parmak uçlarına kalktı.
Ne rahatlatıcı bir hareket...

Havuza baktı. Böcek sesleri, uzaktan gelen dalga sesleri, gecenin sessizliği,
yakamoz ya da her neyse onların güzelliği...
İyi hissetmişti kendini. 

Ayağındaki bez ayakkabıları çıkarıp bahçede yürümeye başladı.
Endişeli birkaç adım attı.
Böceklere basmak filan istemiyordu öyle.
Toprağa basıp rahatlayacaktı.
Biraz yürüdü.
Nemli ve yeni kesilmiş çimler ayağını rahatsız ediyordu şimdi.
Havuzun kenarına dönüp ahşap zemine oturdu. 
Bir süre havuza baktı.
Sonra uykusu geldi, kıvrıldı...
Soğuktu. Uyunmazdı burada.
İçeri döndü. Kocasının kalkıp yatağa yatmadığını umdu.

"Hafta sonu gelse de otelde birileri olsa artık..."
Ayakkabısını çıkarırken bunu düşündü.
Sonra içeri girince hiçbir şey düşünmeden yatak odasına gitti.
Işığı açmadan yatağa girip uyudu. Üşüyünce uyumak daha kolaydı. 

Sanki hiç uyumamış da gözlerini dinlendiriyormuş gibi uyandı kadın.
Oda sessizdi. Sadece kapalı pencereden kesilen otların sesi geliyordu.
Sesler git gide belirginleşti. 


Amma büyütüyordu bu meseleyi.
Kulakları sağır olacaktı neredeyse. Bir ritim oturmuştu kafasında.
Bir sonraki orak sallamanın zamanını kestiriyordu.
Vuruştan bir saniye önce boyun damarları sıkışmaya başlıyordu.
Duymamayı denedi ama mümkün olmadığını anlayınca duşa girdi.

Hava ne güzeldi bugün. Saçını kurutmadan bahçeye çıktı.
Ses de kesilmişti. Çimler de...
Yamuk yumuktu her yer. Bütün çimler.
Bir öbek uzun çim kalmıştı sadece.
Orak duvara dayanmıştı.

Adam gülleri buduyordu.

-Günaydın.


-Günaydın. Sıhhatler olsun...
 Sabah altıda kalktım, hafta sonu misafirler gelmeden
 şu bahçenin işlerini bitireyim artık dedim.  Bugün Çarşamba...

-Şurada bırakmışsın birazını.

-Evet evet. Gülleri budayayım da sonra bitireyim dedim. Orak yordu.


-Şimdi budama zamanı mı bunları?

-Tabii... Şimdi budayacaksın ki yeni filiz versin.


-E çiçek açacaklardı nerdeyse.


-Açsa da iyi olmaz. Bak, sağlıksız hep bu dallar ama doğru dedin bravo.
 Geç kaldık, martta budasak daha iyiydi. Çözüyorsun bahçe işini sen de...

Kadın bahçe duvarına dayanmış orağın sapını tutup şöyle bir baktı.
Adam kadına bakıp “E kalanı da sen yap hadi.” dedi.
“Dikkat et ama kendini kesme.” Kadın orağı eline aldı.
Göründüğü gibi kolay değildi eline alınca. Büyük geldi, kavrayamadı.
Adam kadına amatör bir öğrenciye bakar gibi bakıp güldü.

-Ver ver, göstereyim önce.

Adam orağı kadından alıp biçilmemiş otların önüne geçti.

-Bak, ayakların geride. Sıkı kavradın orağı, tek tarafa güçlü vurdun!

Bir demet ot kesilip yere düştü. Uçlara doğru uzun uzun kaldılar.
Adam orağı dikkatlice kadına verdi. “Al, dene bakalım.”
Kadın adamın gösterdiği gibi orağı otlara vurdu.
Sondaki otların yarısını kesip ortasında saplı kaldı orak.

-Olsun olsun. Çek ordan, vur tekrar. Güçlü vur!

Kadın yeniden orağı otlara vurdu. Bu defa iyiydi. Birkaç vuruş daha yaptı.
Sanki kılıç sallıyor gibi hissetti kendini. “Herhalde savaşçılar da kılıç sallarken bunun gibi hissediyordur” diye düşündü. Kendini çok iyi hissediyordu şimdi. Dünkü hali yoktu hiç.
Hatta sanki dün değildi de çok daha önceydi o bunalımlı, sinirli hali...
Ne güzel şeydi bu bahçe, otlar, güller...
Neydi o dünkü bunalımlı halleri filan?
Demek kocası böyle iyi hissediyordu kendini.

Sonra birden orak kana bulandı. Kadın orağı yeniden salladı.
Oraktaki kan, biraz otla birlikte duvara sıçradı. Kadın biçmeye devam etti.
Çok iyi gelmişti bu biçme işi. Orağın üstündeki oyukta kan birikmişti.
Kanın toprağa akışını izledi. Kocası ayaktaydı hâlâ ama duvara tutunuyordu.
Boyu kısalmıştı ayakları kesilince.

Kadın biçmeye devam etti. Hiç ses gelmiyordu ama biçerken.
Kocası biçerken nasıl ses çıkıyordu ? Daha güçlü vurdu. Bu sefer orak saplanıp kaldı.
İlk denemesindeki gibi ama daha sert. Orak birden saplanınca kadının bileği ağrıdı.
Sinirle orağı atıp içeri gitti.

Hava rüzgarlıydı. “Şimdi saçım da ıslak, başıma ağrı girecek” diye düşündü.