27 Mayıs 2017 Cumartesi

Domestik Delirmeler


Eciş bücüş güzellik sırları

Eda 21 yaşında bir mankendir ve kafadan 58 sayfa basılan dev gazetelerin en en arka sayfasında, Eda hakkında (bir sigara paketi büyüklüğündeki bir kutuda) bir haber çıkar.

Haberin başlığı bu -> "Elma yer gibi domates yiyorum!"dur.
Kutunun geri kalan minik boşluğunda, başlıktan çok da fazlasını içermeyen, güzellik abidesi oluşunu domatese borçlu olduğu yazıyordur.

Sinem vardır. Pazar kahvaltısı yapıyordur bu haberi birkaç yüz kişiyle (mesela 203 filan) aynı anda okurken. Karşısında o anda eşi beyefendi vardır. Sinem haberi görünce ağlamaya başlar ama eş bey bunu farketmez. Birden "YA TEKİN BAKSANA KARIN BURDA AĞLIO AĞLIO YHAA NE BİÇİM DUYARSIZSIN YHAAA" diye bir ses duyulur. Tekin hemen ayağa fırlar. Ağlayan ve bağıran kadınlar, onu teyze ve annesiyle yaşadığı çocukluk travması sebebiyle ayağa fırlatmıştır. Hemen koşar ve aslında sakince ağlarken, Şule arkadaşının gazına gelip bağırarak ağlamaya başlayan eşi Sinem'e sarılır. Sinem, Şule'yle orta birden beri arkadaştır ve Sinem resmen ortalama güzeldir.

Gece olur.
"Nasılsa gece birbirimizden sıkılırsak açık açık söylüyoruz, o zaman yatağımız da büyük olsun da sıkılan diğer uca kaçsın"dan yola çıkıp #Sinem&TekinEvleniyor çiftinin yatak odasına gelen yatakta Sinem, Tekin'in omzuna yaslanmış, yarı yatar yarı oturur pozisyonda düşünüyordur.*

*Düşüncesi "Acaba bugün gazetedeki sigara paketi içi haberi okurken neden ağlamaya başladığımı Tekin'e anlatsam mı?"dır.

Tekin'e döner. Tekin hemen ama belli etmeden ufak bir korku yaşar. Bu da annesiyle yaşadığı travmadan kalma bir korkudur.* Tekin, Sinem'e bakarak tek gözünü kısıp, bir şey soracağı sinyalini vere vere (gönülden) düşünür.**

*Korkunun sebebi travması, annesi ağlarken, neden ağladığını sormazsa, Tekin'e 3 gün sebepsiz küsmesidir.
**Düşüncesi, hikayede anlatıldığı gibi açıktır. "Bir şey sorsam mı diye düşünüyorum, sana da belli ediyorum ki, vazgeçersem, sen ısrar ettiğin için sorayım."

Böylece Sinem, Tekin'e neden bugün gazetenin en en son sayfasındaki lolipop haberleri okurken ağladığını anlatmaya karar verir.* Pozisyonunu değiştirir ve orta birdeyken Eda'yla sıklıkla yaptıkları yatakta oturup boş boş konuşma günlerindeki gibi bağdaş kurar. Tekin de orta bire giden bir kızın odasına, haber yapmak için misafir olmuş SHOW haber muhabiri gibi, amatör ve yalan dolan bir samimiyetle bağdaşa eşlik eder.

*Sinem'in anlatmaya karar verdiği konu:
Sinem ve Eda orta bire giderken ve bağdaş yaygınken olanlar.

Kızlar otururken fal bakmaya karar verirler ve Sinem kahvenin bıraktığı izleri takip etmeye bile gerek duymadan uydura uydura Eda'nın hoşlandığı çocukla kesin ama kesin, yüzde bi milyon, sevgili olacaklarını söyler. Tam o sırada dolabın kapağı açılır ve Sinem'in çocukluğu boyunca çok ama çok korktuğu canavar içeri girer. Hemen bir konuşma yapmaya karar verir. Bu arada kızlar çığlık atmıştır bile. Ama anne babalar ve küçük kardeşler evde değildir, ev de ne hikmetse müstakildir.

Canavar beyefendinin konuşması:

Sen çocukken çok akıllı uslu çocuktun Sinem. Gece gelip seni korkutmak istemediğimden, şu yaşlı başlı halimle, bu cüce dolapta bekledim durdum.
Ama bakıyorum da değişmişsin. Canım pek istemezdi gerçi de, sana trip yapmak zorundayım. Yalan söylemek, hele de yakın arkadaşın Eda'ya yalan söylemek sana yakışmıyor. Hem de hiç. Şimdi mecburen idari adaleti sağlayacağım ve canavar idaremle, senin için hazırladığım usluluk ödülünü Eda'ya vereceğim!

(Canavar nedense Sailor Moon* kostümüyledir.)
*eternal sailor moon




Bu bir dilek hakkıdır. Eda bu dilek hakkını aşırı aşırı güzel olmayı isteyerek kullanmayı talep eder. Canavar, "aşırı aşırı" değil de "aşırı güzel" olursa ok ama "aşırı aşırı güzel"de ısrar ediyorsa bir de kusur vermek zorunda olduğunu söyler. Eda, katolik aile kızı gibi bir şeydir. Sinem'in ona yalan söylemesi onu inanılmaz bir hayal kırıklığına uğratmıştır. Bu aşırılıkla intikam almak ister ve ısrar eder.

Canavar bu ısrarı kıramaz. Hem kibar hem adildir, bunun için de kusurun ne olması gerektiğine Sinem'in karar vermesi koşulu olduğunu bildirir. Eda'nın "nedenmiş nedenmiş ağlamaları arasında Sinem aceleyle "Hayat boyu sadece domates yiyebilsin!" diye bağırır. Canavar büyüsünü yapar ve Bodrum'a bir yazlığın dolabındaki emeklilik evine gider.

Eda aynaya bakar, aşırı aşırı güzeldir ve canı inanılmaz derecede domates çekiyordur. Eve gider ve domates yer. Sinem'le artık bi daha da konuşmaz. Zaten çok güzel ve popülerdir. Sinem'se o zaman da ortalama güzeldir ve popüler değildir. Neyse ki okulda Amerikan futbolu takımı vardır da Eda kaptanın sevgilisi olur.

Sinem ve Tekin'in bağdaş kurduğu yatağa dönülür. Sinem ağlamaya devam ederken Tekin, artık daha fazla bağdaş kuramaz ve karısına sarılır. Sinem "Arkadaşıma bunu nasıl yaparım!!!!" diye ağlıyordur. Çok ağlar ama yazık kıza.

Tekin sarılır ama yine de aklına takılan bir şey vardır. Sormaya* karar verir. İçinden üç kere Selana der ve tüm cesaretini toplar. Bunu çok da küçük sayılmayacak bir yaştayken izlediği diziden alışkanlık edinmiştir.

*Soru "Tamam da bu kadar dandik bir şey için çok fazla ağlamadın mı?"dır. 

Sinem bu soru karşısında önce şok olur sonra da banyoya gidip gebelik testi yapar ve hamiledir! Tekin ve Sinem hemen sarılır. Bu defa ikisi de ağlar. Neden ağlandığını sorgulayacak bir kişi bile kalmamıştır. Bu soru bir yük olamanın verdiği ağırlıkla yere düşer. Çiftin yatak odasının yerinde koca bir delik oluşur, alt katın salonundaki kanepede ise koca bir çukur. Alt kattaki yaşlı çift, gençlerin hevesini bozmak istemez ve tebrik ederek mutluluk zincirine katılırlar.

Tebrik mesajı:
Sağlıklı ve mutlu büyümesi dileğiyle...
Tebrikler. 

Tuğrul&Suzan
Alt komşularınız. 

Sonra*

*Günlerin ilerleyişinin getirdikleri

Tekin başlarda baba olacak olmanın heyecanını doruklarda yaşamaktan, Eda'yı araştırmayı akıl edemez. Sonra akıl eder ama. E yani yuh, o kadar da heyecanlı  değildir Tekin. Böylece bir Eda takıntısı* edinir.

*Selena gibi düşünülebilir.

"


Tekin Eda'nın en büyük fanı olur ve tüm sosyal medyalardan sıkı takibe alır. Adeta dedektif olmuş, iç güdüsel şekilde kahve içişinde yüksek bir artış görülmüştür.


                                                                                     Taksim Acıbadem Hastanesi. "



Tekin, sonunda Eda'ya ulaşır. Sonuçta kolay değil Eda'ya ulaşmak. Eda hatrı sayılır bir ünlü. (Semi filan diyil yani.) Ve ulaştığı gibi birlikte bir maceraya* atılmayı teklif eder. Eda kabul eder. #Tekin&EdaMacerayaAtılıyor

*Macera: Sailor Moon kostümü giyen canavarı bulmak ve büyüyü bozarak Sinem'in içini hafifletmek. Böylece çocuğun sağlıklı ve mutlu doğması.

Tekin ve Eda canavarı bulunca, canavar başlangıçta olayı tam da anlayamaz. Sonra sağır olduğunu anlarlar. Canavar nedense sessiz film oynar gibi anlatmalarını isteyince anlatırlar. Canavar Eda'ya emin olup olmadığını sorduğunda Eda emindir resmen. Son bir kez düşünür ama: domates alerjisi...

Evet!
#SheSaidYes

Pazar sabahı, bahçede kahvaltı edilirken, gazetenin alt manşetinde, yine Eda vardır. Sigara kutusundan filan büyük bir haber:

"Arkadaşı için güzelliğinden vazgeçti!" 

Bu kez uzun uzun bir röportaj. Birkaç bin kişi aynı anda (405 bin kişi filan) bu haberi okur. Eda, Sinem, Tekin ve Allah'ın analı babalı büyüttüğü Deniz, kahvaltı ediyordur. Gözyaşları masadaki büyüklerin gözlerinden akmakta. Deniz anlar mı nedenini? Anlamaz. 

Bir an için merak eder ama bahçedeki top, çocuktan bütün merakını çalarak onu havaya çevirip içine çeker. Çocuk için cazip hale gelir. Deniz mutluluk hormonu basılmış koşuşuyla topla oynamaya başlar. Sinem ona düşünerek bakar, bakarak düşünür. *

*Düşünce "Ne vefasız bir çocuk! Sağlıklı ve mutlu doğması için yapılan onca fedakarlık karşısında dökülen gözyaşlarına dönüp de bakmıyor bile."dir.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

kendini haddinden fazla önemseyenler derneği ve cia, fbi, nypd filan

Ben Ankara Üniversitesi'nde okudum. İletişim Fakültesi, eski adıyla Basın Yayın Yüksek Okulu, Mülkiye'den kopup var olmuş, son derece komünist, sosyalist, feminist ve sonu ist'le biten birçok niteliğe sahip bir okuldu. Öğrenciler de bir o kadar komünist, sosyalist, feministti. Kimseye zararı dokunmayan çok insanın başına deli deli, üzücü hatta kahredici işler geldi. Sonra zaten her şey kopup gitti. Faşist haller önü alınamaz bir hal aldı. Okulda tanıdığım hiçbir öğrencinin kalmamasıyla eş zamanlı bir hızda, okulda tanıdığım hiçbir hoca da kalmadı neredeyse.

O dönem dava peşinde koşan çok tanıdığım, polis tarafından takip edilirdi. Sivil polisti bunlar tabii. Takip edilenler gerçekçi bir paranoyayla yolda yürürken arkalarına bakar, telefonla her kelimeyi seçe seçe konuşurdu. Elbet Türkün polisi, öyle karizmatik, röntgen camlı siyah minibüslerle beklemezdi köşe başlarında. Aslında lanet olasıca federallerden şehirler, eyaletler, kıtalar ve okyanuslar boyu uzaktaydılar her anlamda. Türkiye'deki toplam sekiz, sayıyla (8) tane filan olan sosyaliste karşı, karşı konulamaz birer önlemdi onlar.

Sonra hatta önce ve sonra yine, bu paranoya IKEA Lack sehpa kadar yaygın oldu. Her SES grubundan insanın evine rahatlıkla girdi, çıkmadı. Kameralara bantlar yapıştı, onlar da çıkmadı.
Bu olayın en büyük tetikçisi olan fotoğrafı hatırlayalım.


-Flash TV telifli kırmızı yuvarlaklarla görseli şenlendiren kişiye özel teşekkür-


Zuckerberg'in kamerasına yapıştırılmış o masum, küçük seloteyp herkeste bir "bu adam bunu yapıyorsa CIA, FBI filan hep bizi izliyor demektir" düşüncesi hakim oldu.

Bu düşünce akımına dahil olmayışımın sebebi, hayatımın gidişatını izlemekle yetiniyor oluşumla aynıydı: kendimin önemli bir bok olduğunu düşünmemem. Neydi ki endişesi bu insanların? Neden izlenmeye değer, devletlere korku salacak işler peşinde koşan kişiler gibi görmüşlerdi kendilerini?
hdfilmcehennemi'nden film izlerken pijamalarının yırtığından mahrem yerlerinin görünmesi mi korkutuyordu onları? Yoksa feyste felan takılırken burunlarını karıştırıyorlardı da CIA'ye ayıp olmasın diye kamerayı mı bantlamışlardı?

Birileri, birileri dediğim lanet olasıca federaller, evlerini basıp "hey dostum sen az önce o filmi izlerken dişinde kalan maydanozu elinle mi çıkardın?" diyecek ve kelepçe takarken konuşmama hakkına sahip olduklarını mı ekleyeceklerdi yani? Yoksa günümüzün en tatlı hastalıklarından biri olan kendini haddinden fazla önemseme hastalığının farklı vücutlarda farklı formlarda hayat buluşu muydu bu durum? Cevap veriyorum; B.

Instagram'ın havalı, Facebook'un yaşlı ve olgun, Twitter'ın entelektüel ve siyasi yapısı içinde ün yapmış kişiler kadar "takibe takip"çiler "ne kadar arkadaş o kadar like"çılar da ünlü hayatı yaşıyor ne hoş ki. Ne de çılgın herkes bugün yine. Köpeğini alıp saat 6'da koşuya çıkanlar mı dersin, acayip ünlü simalarla yemeğe çıkanlar mı dersin, sevgilisiyle çok büyük ve görülmemiş aşk yaşayanlar mı dersin, yoksa dakka başı çıktığı yurt dışı tatillerinde çılgın partilere katılanlar mı dersin? Söyle canım ne dersin?

Şöyle sormak gerek belki: ne densin istiyoruz? Deli? Çok kafa? Gamsız feat vicdansız? Aklına eseni estiği gibi yapan aşırı süper kişilik sahibi? Hepsi olur. Ne dense doğru olur. Evet çünkü deli oluşumuz çok doğru. Düşününce ya da düşünmeyi bırakıp sağıma soluma bakınca "deli" denmeyecek tek bir akıllı göremiyor oluşumla rasyonalize edebiliyorum bunu. Deneyin siz de edeceksiniz ve farkı göreceksiniz. Fark, sandığımız değil, yüzümüze söylense kabul edemeyeceğimiz bir delilik türüne sahip oluşumuzda. Çok zaman patolojik zaman zaman manik vakalar oluşumuzda. Ayan beyan gerçekliğimizi göremiyor oluşumuzda. Çılgın olduğumuzu sanırken sabah 9 akşam 6 (bazen çok daha geç saatlere kadar) çalışıyor oluşumuzda ve daha birçok yerde.


Bir dahaki yazıda görüşmek üzere.

Bir dahaki yazı: sinemanın suçlu yaratma örgütlenmesi: sırf geç saatlerde ortalıkta dolanıyor diye apartman görevlisinin seri katil olduğunu düşünmeye teşne oluşum. 



7 Ocak 2017 Cumartesi

astronomik sebepler

bulunduğu yeri bırakıp giden bir adam vardı.
çeşitli sebeplerden. hiçbiri tek başına geçerli bir sebep gibi görünmüyordu kimseye. ama bir araya geldiklerinde, adama bavulunu toplatmıştı.

biri "sırf küvete ayaklarını boylu boyunca uzatamadığın için gidemezsin,
başka bir eve taşın" demişti. diğeri de "güneşin doğduğu saati beğenmemek de neymiş!?" demişti.
eski sevgilisiyse "aptal ve çaresiz" olduğunu.

herkesin fazlaca şey söylediği bir terk edip gitme haliydi bu.
adamınsa endişeleri vardı. şöyle şeylerdi onlar;

1. evdeki ejderhasını kime emanet edecekti?
2. öylece bırakıp giderse, ejderha bir noktada çileden çıkıp evi yakmaz mıydı?
3. ejderha evi yakarsa, depozitosunu alabilecek miydi?
4. diğer sorunlar.
5. hızlı karar aldığı için aklına gelmeyen diğer şeyler.

böylece, henüz bebek denebilecek ejderha da onunla geleceğini söyledi.
fakat hava yolu şirketi, ağzından ateş saçan bir varlığın, pilotun dikkatini dağıtabileceğini ve bunun da çok uğraşarak tavladığı hostesin sinirlerini bozup ondan ayrılmasına sebep olabileceğini söyledi.

ejderha uçmaktan müthiş derecede korkardı ve adamın sırtına binme planı da böylece iptal olmuş oldu. bunun yerine ejderhayla bir araba kiraladılar ve durmaksızın güneye gittiler.

yolda çalan şarkı
rodriguez - jane s piddy


ejderha, adama gayet hoş olan son sevgilisinden niçin ayrıldığını sordu.
halbuki kız ondan ayrılmıştı ve sebebi de instagram'da bir tane bile birlikte fotoğraflarını paylaşmamış olmasıydı. ejderha ayrılığın zor bir şey olduğunu ve ailesinden ilk ayrıldığında epey üzüldüğünü ağlayarak anlattı. gözyaşları dev birer su topu olduğu için arkalarındaki arabalar biraz hasarlansa da ejderhadan korktukları için kimse polisi ya da sigorta şirketini aramadı.

böylece epey güneye geldiklerinde adam "annemi ve babamı ziyaret edelim" dedi.
annesi ejderhanın kesinlikle içeri giremeyeceğini, muhtemelen pireli olduğunu ve eve hayvan getirmemek konusunda 25 sene önce anlaştıklarını söylemişti.

babası oğlunu gördüğüne çok mutlu oldu ve hatta mutluluktan birkaç komşusunu ayak bileklerine yakın noktalardan vurdu. adamın babasının karısı ve öyle sanıyorum ki adamın öz annesi olan kadın telefon açıp birkaç ambulans çağırdı ve bağrışları duymamak için içeri girdi çünkü migreninin tutmasını istemiyordu. baba olan, bu duruma bozuldu ve komşuluğun öldüğünü söyledi. o da kasaba meydanına doğru yürüdü ve üstelik pantolonunu bile giymemişti. bunun yerine birinin bahçesindeki çamaşır ipine uzandı ve eline geçen ilk şeyi üstüne geçirdi. ki bu bir etekti.

ejderhaysa yakınlardaki birkaç eski arkadaşı görmek istediğini söyledi.
adam onun arkadaş edinmiş olmak için fazla küçük olduğunu söylediyse de ejderha ağzından "yalvaran eller" ateşli emojisi çıkararak adamı ikna etti.

adam havaya baktı ve güzel buldu. daha önce hiç yapmamış olsa da bu havanın çadır kurmak için birebir olduğunu sesli olarak söyledi. köşedeki ağacın tepesinde oturmuş elma yiyerek kitap okuyan bir kadın ona "aptal" der gibi baktı. adam da ona, yukarıdan bir elma atıp atamayacağını sordu. kadın ona bir elma kopardı ve epey uzağa attı.

adam ormana gitti ve ışık huzmelerinin çok güzel olduğunu düşündüğü bir yere çadır kurdu.
çadıra girince derhal uykusu geldi. ertesi gün ve daha ertesi gün ve hatta onu takip eden günlerde kimse adamı ya da çadırı bulamadı. ejderhayı bir kumarhane baskınında içeri almışlardı ama o da dahil kimse adamın nerede olduğunu bilmiyordu. hatta düşününce adamın varlığından bile şüphelenmeye başladılar. bu düşünce onlara korku ve rahatsızlık verdi. bunun yerine ona bir anma köşesi ve hayali bir cenaze düzenlediler. o gün herkes sağda solda adamın fotoğraflarını paylaştı ve altına onu ne kadar da çok sevdiklerini ve özlediklerini üstelik şimdi cennette olduğunu yazdılar. daha sonraysa her şeyi unutmaya koyuldular. ki bu pek zor olmadı.

adam çadırda uyandığı gün, başka bir yerde olduğunu fark etti.
tilkilerin iki ayaklarının üstünde yürüyebildikleri ve ara sıra gazete okudukları bir yerdi burası.
başbakanları gelişmiş bir iphone'du. adamın burada tanıdığı tek bir kişi bile yoktu.
çadırdan çıkıp kendine yapacak bir şey aramak için yürüdüğünde fark etti, hafiflemişti ve daha dik yürüyordu. sanırım biraz kilo verdim demişti.

8 Aralık 2016 Perşembe

kuru dut ve köy

kuru dut kokusu, bana köy kokusu gibi geliyor.
köyde büyümedim ama köy gördüm, kokladım.
onun için biliyorum işte. baya köy kokusu bu!
tadı öyle değil ve çok güzel bence.
benimle hemfikir olmamanız çok önemli değil.
ama ben kuru dut yediğimde bir köyü yemişim gibi hissediyorum.
olabildiğince küçük bir köy, inekleri, koyunları, tarlaları ve
köylüleriyle mideme iniyor ama insan eti yedim,
vicdan azabı çeksem iyi olacak gibi duygular gelmiyor içime.
sadece içimdeki köylüler bazen bana "abooooov!" ya da
"vışşşş" demelisin diyorlar. neden diye sorduğumda da
"çünkü biz böyle deriz" diyorlar ama onları pek fazla dinlemiyorum.
genelde arkadaşım bir dizi önerir ve o dizi kötü çıkarsa,
canım sıkıldığında dinliyorum. normal hayattan,
mide asidinin tarlayı etkileyip etkilemeyeceğinden,
televizyonun pek de iyi çekmediğinden bahsediyorlar.
mide gurultusunun deprem olduğunu düşünüyorlar
ve epey korkuyorlar. başlangıçta, korkmamaları için
daha acıkmadan yemek yiyordum ki karnım guruldamasın.
sonra kilo almaya ve kıyafetlerim dar gelmeye başlayınca
muhtara durumu anlattım. anlayışla karşıladı ve
tüm köyü, mide gurultusunun deprem olmadığı konusunda bilgilendirdi.
iyi biri. seçimlerde onu destekliyorum. adı kör mustafa olan ama
aslında kör olmayan tipi pek sevmesem de geneli iyi insanlar.
bazen benden garip istekleri olması dışında.
maket ürünleri satan tuhaf dükkanlara gidip gizlice tırpan,
çapa filan yutmam gerekiyor ara sıra. çok hoşlanmıyorum
ama aşağı indiği andaki mutlulukları inanılmaz!
bu hafta çocuklardan bazılarının doğum günü.
maket uzay gemisi arıyorum. eğer bildiğiniz bir yer varsa ve
tavsiye ederseniz sevinirim.

başka bir hikayede görüşürüz.

başka bir hikaye:
bally bağımlılığından kurtulup tinerci olan gencin ilham veren öyküsü...

12 Mayıs 2016 Perşembe

Sıkıntıdan Ölen Adam

Adamla kadın, tanıştıktan on yıl sonra, 32 yaşında evlenmişlerdi.
Evliliklerinin beşinci yılında oldukça sıkılmışlardı.
Evliliklerinin altıncı yılında sıkıldıkları şeyin "şehir hayatı" olduğuna karar verdiler. 
Evliliklerinin sekizinci yılında, bir nisan ayında Ege'de bir butik otelin havuzlu bahçesindeydiler. 

Şehirden bunalmış herkesin ortak hayalini gerçekleştiren az sayıda çiftten biri olmuşlardı işte. 
Ege'de bir butik otel işletmek...
Sessiz sakin bir hayat... 
İş makinesi sesi yok, trafik sesi yok, komşuların sesi yok...
Sadece kuş sesleri, böcek sesleri, uzaktan gelen dalga sesleri,
bir de orakla biçilen otların sesleri...

Her vuruşta kısalan otlar...
Her vuruşta terleyen bir adam...
Her vuruşta boyun damarları çekilen bir kadın...

Şimdi ne biçimsiz olmuştu bahçe böyle.
Kadının baktığı o terastan bakınca bazısı uzun
bazısı kısacık çimlerle bahçe acınacak haldeydi resmen.

Boynunu sağa sola çevirdi kadın.
Böylece rahatlayacağını umdu.
Pek faydası olmayınca içeri gidip bir pasiflora içti.
Bir tane daha içti.
Kocası çim biçmeye devam ediyordu.
Ses içerideydi sanki.
Bir tane daha içti.
Sonuncusu "şimdi kesin uyurum" diyeydi. 

Uyandığında güneş batmak üzereydi.
Kapağını açmak istemediği kitaplar ve sebepsiz bir sinirle
yüzüne bakmak istemediği kocası oradaydı.
Tam uyandığı yerde. Ege'deki o butik otelde. 

Kadın boş boş tavana bakarken kocası yanına geldi.
"Uyandın mı uykucu şirin!" dedi.
Kadın da ona hiç istemediği halde gülümsedi.
İstemediği bu gülümsemeyle yüzü yabancı birinin yüzüne dönüştü. 
Gözlerini kocasından kaçırdı.
Arkasını dönüp biraz daha uyudu. 

Gece 12'de uyandığında kocası yorgunluktan koltukta uyuyakalmıştı. 
Yarısına kadar okuduğu kitap ortadan ayrılmış şekilde adamın göğsünün üstünde duruyordu.
Her horlamada düşecek gibi olup sonra yeniden kendine yer yapıyordu kitap.
Kadın, horlamayla hareket eden kitabı bir süre izledi.
Sonra dışarı, bahçeye çıktı.

Ay ışığı havuza vuruyordu.
"Yakamoz buna mı deniyordu?" diye düşündü içinden.
Sonra Burcu Güneş'in içinde “yakamoz” geçen şarkısı geldi aklına.
Ama sözleri gelmedi.
Sadece öyle bir şarkı vardı, neydi...

Çimlere baktı.
Şimdi karanlıkta çirkinlikleri belli değildi.
Bir keresinde, 19 yaşındayken filan, saçını kazıdığı geldi aklına.
O kadar çok boyamıştı ki saçı yanmıştı sonunda.
Sinirlenip banyoya girmişti, saçını kazımıştı.
Güzel şekilli kafası ve küçük güzel yüzüyle dazlak hayal etti kendini önce.
“Gayet tarz olurum...” diye düşünüp tıraş makinesini eline aldı.
Saçlarının arasına daldı. Tam ortadan. Bir tutam saç yere düştü.
Makineyi kaldırdı. İyi gelmişti. Kurtuluyordu o yanık, çirkin saçlardan işte.

Kazıdı. Hepsini. Bütün saçını. Arada bazıları hariç.
Onlar daha uzun kaldı. Girintili çıkıntılı olmuştu kafası.
Düzeltmeye çalıştı ama tıraşlanan saçları her yerine batmaya başlayınca duşa girdi.
Yıkanıp çıktığında bile boynuna yapışmış bir sürü saç vardı. 
Kafası hiç de biçimli gelmiyordu bakınca. 

Ertesi gün kuaföre gidip düzelttirdi.
Hayal ettiği gibi olmamıştı yine de. 
Makyaj yapınca da iyice gotik olmuştu bu sefer. 
Aynada intihara meyilli bir kıza bakıyor gibiydi...

19 yaşındaki o halini düşünüp güldü kadın.
Komik diye değil de sinir bozukluğundan.
Sonra bahçede yürümeye başladı.

Birkaç tur dolaştı bahçeyi. Yürümek iyi gelmişti sanki.
Havuzun kenarında durdu sonra.
Kollarını havada birleştirip parmak uçlarına kalktı.
Ne rahatlatıcı bir hareket...

Havuza baktı. Böcek sesleri, uzaktan gelen dalga sesleri, gecenin sessizliği,
yakamoz ya da her neyse onların güzelliği...
İyi hissetmişti kendini. 

Ayağındaki bez ayakkabıları çıkarıp bahçede yürümeye başladı.
Endişeli birkaç adım attı.
Böceklere basmak filan istemiyordu öyle.
Toprağa basıp rahatlayacaktı.
Biraz yürüdü.
Nemli ve yeni kesilmiş çimler ayağını rahatsız ediyordu şimdi.
Havuzun kenarına dönüp ahşap zemine oturdu. 
Bir süre havuza baktı.
Sonra uykusu geldi, kıvrıldı...
Soğuktu. Uyunmazdı burada.
İçeri döndü. Kocasının kalkıp yatağa yatmadığını umdu.

"Hafta sonu gelse de otelde birileri olsa artık..."
Ayakkabısını çıkarırken bunu düşündü.
Sonra içeri girince hiçbir şey düşünmeden yatak odasına gitti.
Işığı açmadan yatağa girip uyudu. Üşüyünce uyumak daha kolaydı. 

Sanki hiç uyumamış da gözlerini dinlendiriyormuş gibi uyandı kadın.
Oda sessizdi. Sadece kapalı pencereden kesilen otların sesi geliyordu.
Sesler git gide belirginleşti. 


Amma büyütüyordu bu meseleyi.
Kulakları sağır olacaktı neredeyse. Bir ritim oturmuştu kafasında.
Bir sonraki orak sallamanın zamanını kestiriyordu.
Vuruştan bir saniye önce boyun damarları sıkışmaya başlıyordu.
Duymamayı denedi ama mümkün olmadığını anlayınca duşa girdi.

Hava ne güzeldi bugün. Saçını kurutmadan bahçeye çıktı.
Ses de kesilmişti. Çimler de...
Yamuk yumuktu her yer. Bütün çimler.
Bir öbek uzun çim kalmıştı sadece.
Orak duvara dayanmıştı.

Adam gülleri buduyordu.

-Günaydın.


-Günaydın. Sıhhatler olsun...
 Sabah altıda kalktım, hafta sonu misafirler gelmeden
 şu bahçenin işlerini bitireyim artık dedim.  Bugün Çarşamba...

-Şurada bırakmışsın birazını.

-Evet evet. Gülleri budayayım da sonra bitireyim dedim. Orak yordu.


-Şimdi budama zamanı mı bunları?

-Tabii... Şimdi budayacaksın ki yeni filiz versin.


-E çiçek açacaklardı nerdeyse.


-Açsa da iyi olmaz. Bak, sağlıksız hep bu dallar ama doğru dedin bravo.
 Geç kaldık, martta budasak daha iyiydi. Çözüyorsun bahçe işini sen de...

Kadın bahçe duvarına dayanmış orağın sapını tutup şöyle bir baktı.
Adam kadına bakıp “E kalanı da sen yap hadi.” dedi.
“Dikkat et ama kendini kesme.” Kadın orağı eline aldı.
Göründüğü gibi kolay değildi eline alınca. Büyük geldi, kavrayamadı.
Adam kadına amatör bir öğrenciye bakar gibi bakıp güldü.

-Ver ver, göstereyim önce.

Adam orağı kadından alıp biçilmemiş otların önüne geçti.

-Bak, ayakların geride. Sıkı kavradın orağı, tek tarafa güçlü vurdun!

Bir demet ot kesilip yere düştü. Uçlara doğru uzun uzun kaldılar.
Adam orağı dikkatlice kadına verdi. “Al, dene bakalım.”
Kadın adamın gösterdiği gibi orağı otlara vurdu.
Sondaki otların yarısını kesip ortasında saplı kaldı orak.

-Olsun olsun. Çek ordan, vur tekrar. Güçlü vur!

Kadın yeniden orağı otlara vurdu. Bu defa iyiydi. Birkaç vuruş daha yaptı.
Sanki kılıç sallıyor gibi hissetti kendini. “Herhalde savaşçılar da kılıç sallarken bunun gibi hissediyordur” diye düşündü. Kendini çok iyi hissediyordu şimdi. Dünkü hali yoktu hiç.
Hatta sanki dün değildi de çok daha önceydi o bunalımlı, sinirli hali...
Ne güzel şeydi bu bahçe, otlar, güller...
Neydi o dünkü bunalımlı halleri filan?
Demek kocası böyle iyi hissediyordu kendini.

Sonra birden orak kana bulandı. Kadın orağı yeniden salladı.
Oraktaki kan, biraz otla birlikte duvara sıçradı. Kadın biçmeye devam etti.
Çok iyi gelmişti bu biçme işi. Orağın üstündeki oyukta kan birikmişti.
Kanın toprağa akışını izledi. Kocası ayaktaydı hâlâ ama duvara tutunuyordu.
Boyu kısalmıştı ayakları kesilince.

Kadın biçmeye devam etti. Hiç ses gelmiyordu ama biçerken.
Kocası biçerken nasıl ses çıkıyordu ? Daha güçlü vurdu. Bu sefer orak saplanıp kaldı.
İlk denemesindeki gibi ama daha sert. Orak birden saplanınca kadının bileği ağrıdı.
Sinirle orağı atıp içeri gitti.

Hava rüzgarlıydı. “Şimdi saçım da ıslak, başıma ağrı girecek” diye düşündü.


1 Mart 2016 Salı

cins köpekler ve ekstra bagaj ücreti üzerine

gerçek dünyamıza bir gün çizgifilm olan ve bununla ilgili hiçbir derdi veya tasası olmayan eş keçım gelir. bu eş keçım yolda bulduğu bazı kedi ve köpekleri, zaman zaman da güvercin martı gibi kuşları poketopları üstlerine atmak suretiyle yakalar. tüm bunlardan haberi olmayan bir adam, kız tavlamak amacıyla köpeğini gezdirmeye çıkmıştır. eş keçım bu adamın yanından geçerken de son derece cins olan köpeğinin üstüne poketop atar ve böylece onu yakalar. adam buna sinirlenir ve köpeğinin son derece cins olduğunu, her mamayı da yemediğini söyler. eş keçım bunları duymazdan gelir ve köşedeki havuza da bir poketop atıp içindeki balığı yakalar. halbuki balık çoktan beri ölüdür. eş keçım tarafından köpeği poketopa hapsedilen adam ona bir ders vermek ister ve balığın baştan koktuğunu söyler. eş keçım balığı hapsettiği poketopu koklar fakat onu rahatsız eden bir şey olmaz. üstelik aslen japon olduğunu ve balıklardan anladığını adama belirtir. bunun üstüne adam "dalga mı geçiyorsun, adam mı seçiyorsun?" diye isyan eder. eş keçım "pikaçuyu seçiyorum!" der ve "seni seçtim pikaçuuuuuu!" nidasıyla poektopa girmeyen klostrofobik pokemonunu adamın üstüne salar. sevimli görünse de tam bir bela olan pikaçu piçi adama cereyan vererek oracıkta öldürür. bunun üstüne asya yakasında elektrik kesilir. kadir topbaş marmaray'ın her iki yakadan da elektrik alarak çalışabildiğini söyler. böylece herkes marmaray'a binerek karşıya geçer ve geceyi avrupa yakası'ndaki akraba veya arkadaşlarında geçirir. eş keçım da karanlıktan korktuğu için sabiha'dan kalkan ilk cape town uçağına bilet alır. poketoplarını bagaja verir fakat bagajı 20 kg'ı geçiyordur. eş keçım ekstra bagaj ücreti ödemek istemez ve adamın son derece cins olan köpeğini havaalanında bırakarak uçağa biner ve gider. 


23 Aralık 2015 Çarşamba

uzaktan bile uzak bir yer

yolda yürüyen koreli bir kadın yerde oturan bir dilenciye rastladı ve dilenci epey dilenince durup "param yok ama akapunkturla seni iyileştirebilirim." dedi. böylece adamın kesik dizlerinden yeni ayaklar çıktı ve adam hiç kesilmemiş gibi oldu. artık işsiz kalmıştı ama isterse yürüyebilirdi. yine de nereye yürüyeceğini uzun zamandır düşünmediği için aklına bir şey gelmedi. bunun yerine bisiklete bindi ve oradan, uzaklaştığı yerden ve uzaktaki başka bir yerden uzaklaşarak şu an bilmediğimiz bir yere gitti.