Fuat, mahallelinin tek gurur kaynağıydı. Genç ve başarılı bir doktordu. Doktordu diyorum çünkü artık profesör. Geçenlerde haberini aldım. Annem söyledi hatta “Fuat pröfösör oldu, sen hala abuk subuk işler yap! ” diye başlayan ve 45 dakika süren bir konuşma yaptı bana. Çok sıkıldığım için dakikaları saydım, tavanı filan inceledim, bizim salondaki saat biraz geri kalmış onu fark ettim. Pilini değiştirdim sonra.
Fuat benim çocukluk arkadaşım(?) hayatımda çok büyük ehemmiyeti vardır. Ehemmiyet kelimesini kullanmaya başladığıma göre çocukluğumun üstünden çok geçmiş, bu da demek oluyor ki Fuat’la çok çok uzun yıllar birlikte yaşamışım Allah kahretmesin ki.
Ben kendimi bildim bileli var bu Fuat zaten. Neyse ki kendimi geç bildim biraz, tek tesellim bu. Şimdi size Fuat’ı anlatmaya ortadan başlayacağım. Neden mi? Bu soruya bi’ cevap veremiyorum.
Ama ÖSS sorularının tümüne doğru cevap vermiştim. Eğer o gün Fuat, bi’ katakulliye getirip kâğıdıma kendi adını yazmamış olsaydı tıp fakültesi okuyan o değil, ben olacaktım. Ama o zamanlar küçük, sivilceli ve çatlak sesli bi’ ergendim… Bunlar geçerli bahaneler değil dediğinizi düşünüyorum.
Peki, annem ve babam Fuat’a bana güvendiklerinden daha fazla güveniyorlardı ve bana inanmadılar. Onlara göre ben gerizekalıydım ve tornacılığı bile kazanamazdım.
Ne tıp fakültesiydi? Ne alakam vardı benim tıp fakültesiyle? Ben oraya anca tedaviye giderdim.
Evet, Fuat şu “ailenin kendi öz evladından daha çok sevilen çocukları”ndan biriydi. Hani siz komşunun camını indirince “piç” olursunuz da o yapınca “eşek sıpası hoh höh hoh” olur ya. “Enerjisi çok enerjisi, hiperaktif çocuk ama zeki olur öylesi de.” dediklerinden.
Sokaktan çağrılır, eline meyve suyu verilir, saçları okşanır. Annenizi alışverişten gelirken görünce, sırf yalakalığına, “aliyim teyzecim” diyip, elinden torbaları alır “aferin”i kapar. “Gel az da bizim oğlana ders çalıştır, bizimki tembel tenekenin biri.” diye mahalle teyzeleri tarafından poh pohlanır. Size hep, hep derken işte bu yaşa da gelseniz fark etmiyor ya hani ondan bahsediyorum, örnek gösterilir.
Adını duymak istemezsiniz. Bi’ oyunda onunla kavga ederseniz, herkese göre nedeni “kıskançlık” olur… (Burada kullanılan üç noktanın sebebi, örneklerin çoğaltılabilir olmasıdır.)
İşte Fuat, çoğumuz için hayatı çekilmez yapan o çocukların temsilcisiydi.
Tabii Fuat, benim yerime tıp fakültesine gidince babam beni çağırdı yanına. Dedi ki; bir dakika sayın okuyucu, burada şunu söylemeden geçemeyeceğim, hayatımda ilk kez babamla filmlerdeki gibi bi’ konuşma yapacağımızı düşünmüştüm, “canım oğlum, benim için bunların önemi yok, ne yaparsan yap seni çok seviyorum…” Aklım bi’ karış havadaymış o zamanlar. Babam da öyle dedi zaten, “Oğlum, senin aklın bi’ karış havada. Heralde biraz da gerizekalısın. Onca dersaneye yolladık, paralar yağdırdık adam ol diye ama senin niyetin yok belli. Git kendine iş bul, çalış da aklın başına gelsin. Okul okuyamadın madem para kazan. Fuat’a da bak da utan! Çocuk tıp…” İşte buradan sonrasını dinlemedim.
Fuat tıp fakültesini bitirip geldiğinde bir kutlama yapıldı. Mahallenin medar-ı iftiharıydı. Fakülteyi bitirip, doktor çıkmıştı onların deyimiyle. Super Man gelse, öyle sevinmezlerdi.
Annesi olan 100 kiloluk kadın, 200 kilo filan görünüyordu gururundan. Diğer annelerse, benim annem de dâhil, üzüntüyle karışık (Üzüntüleri kendi çocuklarından utanıyor olmaları, ne de olsa biz doktor çıkmamıştık.) bir sevinç yaşıyorlardı. Sağlarında sollarında beliren ağrıların sebebini soruyorlardı Fuat’a. O da nezaketle cevap veriyor, artık sağlıklarından kendisinin sorumlu olduğunu söylüyordu. Onu ilk kez görüyor olsaydınız, gerçekten çok iyi bir insan olduğuna inanabilirdiniz. Ama ben inanmadım.
Fuat’ı hiç sevmedim, hatta nefret ettim. Tek yaptığım bu pasif nefret etme davranışıydı ama o dakikadan itibaren onun tam bir pislik, adi bi’ yalancı, hırsızın teki olduğunu herkese göstermeye karar vermiştim.
Bunun için ne yapabileceğimi düşünürken, aklıma şu geldi. Fuat, benim cevaplarımla kazanmıştı ÖSS’yi. Yani aslında tıp okuyamazdı. Belki de okumamıştı. Anneme nerede çalıştığını sordum, bilmiyormuş. “Allah Allah, Fuat’a muayene olmaya filan gitmeyecek misin? Neden almadın adresi?” dedim. Annesine sormuş, o da kem küm etmiş filan herhalde bedava tedavi olmalarını istemediği için vermemiş adresi. Neyse annemden bi’ şey öğrenemeyince mahallede sordum, kimse bilmiyordu.
Annem haklıydı, Fuat’ın ailesi çok pintiydi hakikaten.
Böyle sağa sola sorarken biri gelip, enseme tokat attı. Kim diye baktım, Yavuz’un yer yer sabit kırmızılıklar bulunan yüzünü gördüm. Böyle adamlar vardır ya hani, üstünde hep askerden dün gelmiş bi’ hal vardır. İşte Yavuz da öyle bi’ tipti. Güvenlikçi olmuş, elinde copla geziyordu. Ama hakkını vermek lazım et kafanın, beni hep döverdi.
“Naaaaabiyin lan?” dedi.
Nefret ederim böyle konuşmalardan. “ Ne o güvenlikçi mi oldun?” dedim. “Evet, Fuat’ın orda çalışıyorum.” dedi. Adresi istedim, hemen verdi salak. Bi’ ziyarete gelirim dedim.
Sonra aklıma takıldı “ neden kimse bilmiyor bu Fuat’ın hastanesini?” dedim. “Saklıyolar hacıııı, haklılar.” dedi.
Gerçekten Yavuz tam bir sokak insanıydı.
Kılık değiştirip oraya gittim, amacım diplomasını filan kontrol etmekti. Kapısında beklerken bi’ bıyığın beni yeterince değiştirmiş olmayabileceğini düşündüm ama içeri girince tanımadı salak.
Galiba Fuat’ın mükemmel bi’ insan olduğu düşüncesi içime işlemiş. Bir an silkinip, kendime geldim. “Neyiniz var?” diye sordu, “Boğazlarım ağrıyor da uzun süredir, sanki gırtlağımda bi’ şişlik var. Guatr olduğumdan endişe ediyorum.” dedim.
Gerizekalının teki olduğumu düşünsün de beni tanımasın diye “boğazlarım” dedim.
Şöyle bi’ baktı, ağzıma ışık tuttu, sopa filan soktu. Sonra da “bazı tetkikler isteyeceğim, yaptırıp gelin.” dedi.
Tam bu esnada aptal bir pratisyen olması gerekirken nasıl olup da böyle uzman doktor gibi tetkik filan isteyebildiğini düşündüm. Sonra herhalde Fuat’ın tek mağduru ben değilim, dedim. Gittim tetkikleri yaptırmaya.
Tam dört tüp kan verdim, sonra güzel hemşire geldi ve hemşire güzeldi ve şey… Yani nedenini o an sorgulamadım ama… Çünkü hemşire gerçekten güzeldi. Ağzımdan tükürük alıp mikroskopta gösterdi bana. Fen derslerinde olur ya hani. Daha önce hiçbir hastanede böyle bir şey görmemiştim. Gerçekten saçmaydı. Sonra birkaç da saç telimi aldı. Yarım saat sonra çıkar sonuçlar dedi.
Dışarıda beklemeye başladım. Bıyığım biraz kaymış, onu düzelttim. Sonra sonuçlar çıktı. Alıp, Fuat’ın yanına gittim.
Fuat sonuçlara bakarken ben de diplomasını incelemeye başladım. “Tiroit bezlerin zedelenmiş” dedi. Diplomanın sahte olduğuna dair bi’ şey bulmaya çalışıyordum, oyalanması için “neden olur ki?” diye sordum. “tiroit bezlerinizle masayı filan mı sildiniz? Genelde bu yüzden karşılaşırız bu tip sorunlarla” dedi.
Dönüp, gözlerimi belerterek Fuat’a baktım, yüzünde şaka yaptığına dair bi’ belirti yoktu. Acaba beni tanıdı mı diye düşündüm. Hemen kafamı öne eğdim “ ee ne yapmamız gerekiyor doktor bey?” dedim. “Ameliyat edip almalıyız muhakkak.
Hatta çok acil, hemen şimdi almalıyız. Hayatınız tehlikede!” dedi ve “hemşireeeeeeeeeeeeeeeeeee” diye bağırdı. Korkuyordum “endişe etmeyin, sizi kurtaracağım” dedi. Şaka yapmıyordu, iş ciddiye binmişti.
Hemşire geldi, kapı açılınca hemen kaçıp, başhekimin yanına gittim. Olan biteni anlattım “Fuat Bey çok iyi bir doktordur, rahatlayın biraz. Eminim ameliyatınız çok iyi geçecektir.” dedi.
Fuat ve ben küçük birer çocukken bir gün, Fuat bana “bu sabah babam uyurken, onun gözlerini çıkarıp kendime taktım, benimkileri de ona taktım.” diye bi’ yalan söylemişti. İstersem bana satabilirmiş babasının gözlerini. Zaten büyüyünce de cerrah olacakmış.
Tamam, hepimiz bilinçsiz çocuklardık ve yalan söylüyorduk ama yalanlarımız anne ya da babamıza söylenince kafamıza tokat filan atıyorlardı. Fuat’ın babasıysa “Evet, oğlum benim gözlerimi çalmış. Haylaz seniii” filan diyordu. Tek yalanı bu da değildi. Hemen her gün akla zarar hikayeleri gerçek gibi anlatıyordu. Anne ve babasının Fuat’ı çok seviyor olmasına yormuştum ona kızmamalarını. Zaten herkesin annesi ve babası Fuat’ı çok seviyordu.
İşte şimdi hikâyeyi anlatmaya neden ortadan başladığım sorusuna cevap vermiş bulunuyorum.
Koşarak hastane kapısından çıkarken, güvenlikçi Yavuz bağırdı. Arkamı dönüp yakasına yapıştım. “N’oluyo burda Yavuz?” dedim. O an hastane diye girdiğim binanın tabelasını gördüm; “Şizofrenliler Derneği Lokali”
Şimdi bunları size anlatırken, içimde garip bir boşluk var. Yıllarca hayatımı mahveden çocuk, bir şizofrenmiş…
Bir an için olan biteni anneme anlatsam mı diye düşündüm ama inanmaz bana. Alıp oraya götürsem, bu sefer de üzülüp ağlar. Yani yine popüler olan Fuat olur.
Herkes de benden nefret eder kafalarındaki Fuat imajını yıktım diye.
Aslında hep tahmin etmiştim Fuat’ın aklından zoru olduğunu. Ben biliyorum ya, yeter. Onlar bilmese de olur. Fuat hiç de mükemmel değil işte.
Şimdi tüm sükûnetimle odamda oturmuş, bir şizofrenle büyüdüğüm halde normal bir insan olduğum için şükrediyor ve ışığın etrafında uçan mor kertenkeleyi izliyorum.
SON
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder